AURORALAR

 

 

 

   

 

 

 

 virtus_typhon@hotmail.com     

 

      Üzerinde yaşadığımız bu mavi gezegen, bize olağanüstü güzellikler sunuyor. “Buz gibi” soğuk olan, hatta buzlarla kaplı olan, kutuplarda bile başka hiçbir yerde göremeyeceğiniz bir güzellik var ki, insan bazen oralarda yaşamak istiyor. Bu, gökyüzünde parıldayan mükemmel bir ışık gösterisi. Adı da “Aurora”.

 

      Önce ufukta bir ışık parıltısı, ardından tüm gökyüzünü kaplayan hareketli bir ışık perdesi. Kuşkusuz, bu mükemmel doğa olayını bu kadarla anlatmak yeterli olmaz.

 

      Auroralar binlerce yıl boyunca insanları ve kültürlerini etkilemiş; kimi zaman efsanelerine konu olmuş, kimi zaman da ondan korkmuşlar, hakkında pek çok öykü yazmışlar. Auroraların sık görüldüğü bölgelerde yaşayan insanların kimileri bunları dans eden ruhlar, kimileriyse bulutlardan yağan kan damlaları gibi yorumlamışlar. Auroralar kimi zaman doğaüstü bir güç, kimi zaman da savaş ve yıkımın habercisi olarak görülmüş.

 

      Tabii, en başından beri bilim adamlarının da ilgisini çekmişler auroralar. Bu ilginç doğa olayına ilişkin pek çok kuram ortaya atılmış. Bazı kuramcılar bunları gökteki buz kristallerinde yansıyan ışık olarak tanımlamış, bazıları da yanan bir ateşin ufukta yansıyan görüntüsü şeklinde yorumlamış.

 

      Ancak bugün biliyoruz ki, auroralar ne gizemli bir doğaüstü olayı ne de bir alev yansıması. Tümüyle Dünya’nın manyetik özellikleri ve Güneş’ten gelen ışınların bize oynadıkları bir oyun.

 

      Bu ilginç doğa olayı iki isimle anılıyor. Bunlardan birisi “Aurora Borealis”, diğeri de “Aurora Australialis”. Aurora, Romalıların şafak tanrısı, boreal ise, Latince’de “kuzey” anlamına geliyor Yani, aurora borealis aslında “kuzey ışıkları” demek. Aurora Australialis de güney kutbunda görülen auroralar yani diğer adıyla “güney ışıkları.”

 

      Atmosferde gerçekleşen bu gökyüzü gösterisi aslında epeyce yüksekte oluyor. Hatta bir jet uçağının ulaşabileceği yükseklikten 10 kat daha yüksekte. Genellikle halka, spiral ya da perde şeklinde hareketli görüntülerle kendini gösteriyor. Boyutlarıysa her seferinde farklı farklı.

 

      Peki bu garip ışık oyunu nasıl oluşur? Bunu anlamak için önce Dünyamız ve etrafını saran ortam hakkında biraz bilgi edinmeliyiz. İlk olarak soluk almak için gereksinim duyduğumuz atmosfer. Atmosferimiz, Dünya’yı çevreleyen gaz katmanlarından oluşur. Bu katmanların en dışında bulunanlarının ismi iyonosfer. İşte bu katman auroraların oluşumunda çok önemli rol oynuyor. Diğer önemli bir etkense Dünyamızın manyetik alanı. Dünyamızın çekirdeği aslında büyük bir mıknatıs gibi davranır ve  Dünya etrafında Manyetosfer olarak adlandırılan bir manyetik alan yaratır. Eğer bir mıknatısla oynamışsanız, etrafındaki cisimleri nasıl etkilediğini gözlemlemişsinizdir. İşte, Manyetosfer de buna benzer. Tüm bu etkenlerin yanı sıra üçüncü bir temel etken de Güneş. Aslında Güneş’in de bir manyetik alanı var. Ayrıca Güneş’te sürekli üretilen ve dışarı püskürtülen elektrik yüklü minik parçacıklar vardır.     İşte, Güneş’in bu parçacık yağmurunun, manyetik alanıyla birlikteliğine “Güneş rüzgarı” adı veriliyor. Yani, Dünya’nın atmosferi, manyetik alanı ve Güneş rüzgarları auroraların oluşmasında üç temel etken.

 

      Auroralar kısaca, Güneş rüzgarıyla gelen elektron gibi yüklü parçacıkların Dünyamızın manyetik alanıyla etkileşmesi sonucu oluşuyor.

 

      Güneş’in ve Dünya’nın gerçek boyutlarını hayal etmeye çalışalım. Örneğin Dünya bilgisayar monitörünüzdeki minik bir nokta olsun (bu noktalara bilgisayar dilinde “piksel” deniyor.) Bu durumda Güneş 110 nokta genişliğinde bir daire olacak. Güneşle Dünya arasındaki uzaklıksa 11.728 nokta olacak. Çoğu bilgisayar monitöründe bu kadar noktayı yan yana bulamazsınız. Yani Dünya dışındaki uzay gerçekten çok büyüktür.

      Bu bilgisayar monitörü ya da televizyon ekranında, elektronların kaynağı katod adı verilen bir tür elektron tabancası. Güneş de buna benzer bir yüklü parçacık kaynağıdır. Güneş çok ama çok sıcak olduğu için, elektronlar ve atomları bir arada sürekli duramazlar. İşte bu olağanüstü koşullara bilim dilinde plazma adı veriliyor.

    

 

 

AURORALAR, GÜNEŞ RÜZGARIYLA GELEN ELEKTRON GİBİ YÜKLÜ PARÇACIKLARIN DÜNYAMIZIN MANYETİK ALANIYLA ETKİLEŞMESİ SONUCU OLUŞUYOR.

 

 

 

 

Bazen bir plazma alevi Güneş’ten fırlayarak uzaya yayılır. Eğer bu yayılma Dünya’ya doğru olursa, Dünya’nın manyetik alanı bu plazmayı güney ve kuzey kutuplarına doğru yönlendirir. Tıpkı televizyon ekranındaki elektromıknatısların elektronları ekrana yöneltmesi gibi.

 

     Dünya’nın manyetik alanının yönlendirdiği parçacıklar kutuplarda belli bölgelerde halka şeklinde bir yapı oluşturacak şekilde yoğunlaşırlar. Her tarafı aynı kalınlıkta olmayan bu halka şeklindeki yapıya “Aurora Ovali” denir ve bu oval, kutup noktalarını çevreler.

 

     Eğer Güneş’ten gelen Güneş rüzgarı’nın şiddeti büyükse bu oval kalınlaşır ve Amerika’nın ve Avrupa’nın kuzeyini de kaplar. Ancak Güneş’in bu etkinliği zayıfsa oval incelir.

 

     Gelelim auroraların oluşumuna. Atmosferin dış katmanı aurora görüntüsü oluşturmak için ışıldayan malzeme gibidir. Güneş rüzgarıyla gelen parçacıklar, yeterli enerjileri varsa atmosferdeki atomlarla çarpışırlar. Bu çarpışma sonrası atomlar bu parçacıklardan enerji alırlar ve uyarılmış hale geçerler.

 

     Görece daha yüksek tabakalarda bulunan oksijen atomlarının bazen bu çarpışmalar sonrası ortaya çıkardığı ışığın rengiyse mavi. Bazı azot atomları, özellikle iyonlaşmamış, yani elektronlarını kaybetmemiş olanları eflatun-kırmızı renkte ışık yayarlar.

 

     Bu renklerin dışında, auroraların bir ilginç özellikleri daha var. Bu da hareketli olmaları. İyonosfer ve manyetosferde görebileceğimiz çok çeşitli hareketlilikler vardır. Bu etkilerin hemen hemen hepsi Güneş rüzgarındaki elektrik ve manyetik alanlarıyla  Dünyanın manyetik alanlarının etkileşmesi sonucu olur.

 

     Güneş rüzgarıyla Dünya’nın manyetik alanı, Dünya’dan binlerce kilometre uzakta karşılaşsalar bile güçlü kuvvetler devreye girerek Dünya’nın manyetik alanını etkilerler. İşte bu etkileşim sonucu ortaya çıkan manyetik alandaki değişmeler, auroraların hareketli yapısının temel kaynağıdır.

 

     Güneşin etkinliğinin fazla olduğu, yani Güneş rüzgarının şiddetli olduğu dönemlerde, yüklü parçacıklar Dünya’nın manyetik alanına daha fazla nüfuz ederler. Böylece, atmosferdeki çarpışma sonucu ortaya çıkan ışık Dünya’nın manyetik alanı tarafından Güney kutbuna yöneltilir. Bu durumda da Güney kutbundaki auroralar, yani güney ışıkları gözlenir.

 

     Dünya’nın manyetik alanını görmemiz mümkün değildir, bu nedenle bu alan resimle gösterilirken çizgilerle ifade edilir. Yüklü bir parçacığın hareketi, parçacığın etrafında bir manyetik alan oluşturmasına neden olur. Dünya’nın manyetik alanından etkilenerek atmosferin üst tabakalarına doğru yönelen bu parçacıklar bazen çok sayıda olurlar. Bu durumda, bu parçacıkların kendi manyetik alanlarıyla Dünya’nın manyetik alanı etkileşir ve böylece ortaya çıkan aurora görüntüsü dans edercesine hareket eden mükemmel görüntüler oluşturur.

 

     Auroraların boyutları ve şekilleri, daha önce de söylediğimiz gibi, Güneş rüzgarının ne kadar hızlı olduğuna bağlı. Güneş sakin bir dönemindeyse, aurora ovali ince olur. Ama Güneş çok aktifse, Güneş rüzgarının Dünya’nın manyetik alanı ile çarpışması da şiddetli olur. Ortaya çıkan aurora ovali de daha kalın olacağından daha geniş bir bölgeyi kaplar.

 

     Değişik bölgeleri değişik kalınlıklarda olan aurora ovalinin en ince kısımları Dünya’nın Güneş gören aydınlık bölgelerinde görülür. Kalın tarafıysa, karanlık yani akşam olan bölgelerde gözlenir. Eğer aurora ovalinin kuzeyinde bir yerde yaşıyorsanız, aurorayı akşamın erken saatlerinde kuzey ufukta görürsünüz. Bu durumda aurora güneye doğru hareket eder. Bu hareketliliğin nedeni aslında, Dünya’nın aurora ovalinin altında dönüşü nedeniyle, bulunduğunuz yerin konumunun bu ovale göre değişmesidir.

 

     Eğer aurora ovali yakınlarında yaşıyorsanız, auroraları geceleri ve çok net olarak görürsünüz. Ovale uzak bir yerde bulunuyorsanız, yalnızca Güneş rüzgarının şiddetli olduğu durumlarda, yani ovalin kalınlaştığı durumlarda görebilirsiniz. Örneğin, Amerika ve Avrupa kıtasının kuzey bölgelerindeki bazı ülkelerde yaşayanlar on yıl içerisinde yalnızca birkaç kez bu olaya tanıklık ederler. Bu kıtaların güneyindeki ülkeler hatta Meksika’da yaşayanlar, şansları varsa, yaşamları boyunca bir kez bu ışık gösterisini izleyebilirler. Ancak ne yazık ki, bu oval hiçbir zaman bizim ülkemizi kaplayacak kadar genişlemez. Dolayısıyla bizim ülkemizden, bu muhteşem olayı görmemiz mümkün değil.

 

     Peki Güneş ne zaman çok etkin olur? Bunun yanıtı da Güneş lekelerinde gizli. Güneş’te Güneş lekeleri adı verilen siyeh bölgeler bulunur. Bu lekeri izleyen bilim adamları, her 11 yılda bir bu lekelerin sayısının arttığını gözlemlemişler. İşte, bu Güneş lekelerinin çoğaldığı dönemler Güneş’in en etkin olduğu dönemler. Bu dönemde Güneş, uzaya daha fazla enerji salıyor. Dolayısıyla auroralar Güneş’in bu aktif olduğu dönemlerde çok daha büyük, daha net oluyorlar ve daha fazla yerden gözlenebiliyorlar. Güneş’in bu etkin olduğu dönemlerden en sonuncusu 2000 yılıydı. Yani bu hareketliliğin tekrar artacağı yıl 2011 yılı...

      

Kaynak: ( Bilim ve Teknik Haziran 2008 Eki sf. 6-9)

.


virtus_typhon@hotmail.com


Erdem Söyler

Hiç duydunuz mu ikinci ligde oynayan çelimsiz denecek kadar basit bir oyuncunun NBA draftına katılabilmesinin mümkün olabileceğini? Muntazam bir Alman basketbolcu, tam da Almanlardaki fiziksel yapıya sahip, sarışın, yapılı, gösterişli bir vücut.

Nowitzki’yi Avrupa’da, dünyanın her noktasında parkelerde görmek mümkündür: NBA’de, Alman ulusal takımında.

Bugün onun hakkında söylenenlere baktığımızda gerçek olan ise bir gösterişi, başarısı olmayan Alman liginde bile değil, ikinci liginde oynamış Nowitzki’yi şu anda ve uzun zamandan beri insanlar yerlere göklere sığdıramıyor, en azından bunu Nowitzki sağlıyor. Nowitzki’yi bundan 12 yıl önce hala kondisyon ve sezon dışı çalışmalarını yöneten eski Alman Olimpiyat takımı kaptanı Holger Geschwinder (Slam, Sf.52, Mayıs 2006) keşfetti. Herhalde 18-19 yaşlarında olsa gerekti o zamanlar.

Her alanda, her biçimde geçerli olan genel bir kural sayabileceğimiz şey, insanların sıfırdan başlayıp aşama kaydettiğinde, seçkinler sınıfına girmesinin ne kadar güç olduğudur herhalde. İşte bu 12 senede Nowitzki bunu yapanlar arasındaydı, eğer bu olmasaydı basketbolseverler için çok üzücü bir durum olabilirdi şu zamanlarda.

“1998 ‘in draft günü Don Nelson, Dirk Nowitzki’nin hakları için Milwaukee ile takas yaptığında pek çok kişi bu adamın aklından neler geçtiğini merak ediyordu. Evet 1998 Nike Hoop Summit ‘te Dirk Amerikalı yaşıtlarını 33-14 yaparak parçalamıştı, o Avrupalı oyuncuların vurucu silahıydı. Ama bu çocuktan bir şey olur muydu? Nellie insanlara bu 2.13’lük şutörde bir şey gördüğünü anlattı. Ne gibi, bir sonraki Alman oyuncuyu mu? Detlef Schrempt başka bir şeydi, ama Schrempt 4 sene kolejde top oynadı. Dirk’ü ise kimse tanımıyordu. Alman 2. Liginin sonuçlarını okumaya uzun saatler dışında tabi. O utangaçtı, saçı kötüydü, çemberin yakınlarına bile gitmiyordu. Elimizde 9. sıradan seçilmeye değer olduğu düşünülen 20 yaşında bir muamma vardı. Her zaman Nelson’ın çılgın olduğunu düşündük. Bu da düşüncemizi teyit ediyordu. Dirk çaylak sezonunda aslında çok güven vermedi.” (Slam, Sf.88, Temmuz 2006)

Nowitzki 1996 ‘da keşfedilip, 1998 draft gününde de şut yarışmasını kazanarak çılgın Nelson’un gözüne giren bu Alman devi çaylak sezonunu vasatın belki altında bir performansla geçirirken henüz 20-21 yaşlarındaydı. NBA’ye girebilmek için gerçekten erken denecek bir yaşta adım atmıştı, Texas’ın parkelerine, Dallas’a. O Dallas’a katıldığında Steve Nash ve M. Finley Dallas’taydı ve en popüler adamlardı. Fakat sonraları takımda yeni bir jenarasyon kurma çabaları ve taraftar tarafından sevilen bu iki oyuncunun ayrılması Nowitzki’yi çaylaklıktan ağabeyliğe doğru getirdi yakın dönemlerde.

 


    Nowitzki benim için kategorilere sığmayacak kadar geniş bir oyuncudur, ispatı da basittir. Basketbol tarihinde 2.10’un üzerinde bir basketbolcuda böylesine bir şut yeteneğine sahip kaç tane isim vardı, şu anda var ve ileride yetişecek? Bir başka unsur ise üstün fiziği sayesinde oyununa iç-dış dengesini katabiliyor. Aslında bu uzun süren bir tartışma konusuydu Nowitzki hakkında. “Bir uzun neden bu kadar şut atar? Neden içeride oynamaz?” gibi söylemler hep vardı, ama o bunları başarı kazanıp insanları sustararak önledi, yaptığı her şey takdire değer oldu. “MVP, o oynamadığında takımı bir hiç haline gelen adamdır. Bizim takımdaki 12 adam da bir şeyler üretebiliyor. KENDİMİ MVP OLARAK GÖRMÜYORUM” (Slam, Sf.53, Mayıs 2006)

Nowitzki çok şey görüp geçirdi bugüne dek. Fotoğraflarındaki değişimi gibi oyunu ve popülaritesi arttı. Onun en büyük talihsizliklerinden birisi ve en önemli derecede etkin olanı ise Alman basketbolunun ve basketbolcularının ona ayak uydurabilecek düzeyde olmaması, bu onu milli takım düzeyinde kazanılmış veya kazanılabilecek başarılardan, madalyalardan, kupalardan mahrum bırakıyor. Avrupa, dünya şampiyonaları öncesinde NBA’de ortalama 100 maç oynayarak gelen ve ulusal takımının da kuşkusuz en önemli ismi olan ve aynı doğrultuda takımını yükselten Nowitzki’nin talihsizliğidir bu.

Dirk önlenemez yükselişini, doruğa tırmanışını yaşadı hep ve de böyle devam edecek. Kendine hayran kitlesi oluşturdu. Az bir şey mi, yeryüzündeki birçok insanın yaşamak istediği bu şey.

Bitti mi zannettiniz, böyle kötü bitebilir mi Nowitzki’nin olduğu yerde herhangi bir şey. İşte onun olduğu yerde NBA şampiyonluğu, madalyalar görmek dileğiyle.


.

 

virtus_typhon@hotmail.com

 

 

 

Hepimiz zaman kavramına alışkınız. Çünkü, yaşamımızı buna göre düzenliyoruz. Ama eğer gökbilimle, en azından amatör gökbilimcilikle ilgileniyorsak "meridyen", "yerel Güneş zamanı", "yerel ortalama zaman" ve "evrensel zaman" gibi kavramları bilmemiz gerekir. Bu kavramları öğrenirsek, gök olaylarının bulunduğumuz yerde gerçekleşeceği zamanları kolayca bulabiliriz.

Çoğu gök olayının gerçekleşeceği zamanlar önceden hesaplanabilir ve bunlara çeşitli kaynaklardan ulaşabiliriz. Ancak, gerçekleşme zamanları genellikle evrensel zamana göre verilir. Olayın bizim bulunduğumuz yerde ne zaman gerçekleşeceğini bulmak için basit bir hesaplama yapmak gerekir. Özellikle, tutulmalar ve örtülmeler gibi gök olayları için, zamanın duyarlı biçimde hesaplanması önemli.

Günlük yaşamda, Güneş'in gökyüzünde en yüksek konumuna ulaştığı ana "öğlen" diyoruz. Güneş ya da herhangi bir gök cismi, gökyüzünde güney yönündeki en yüksek konumuna ulaştığında, "meridyende" oluyor. Meridyen, Latincede "öğlen" anlamına geliyor. Güneş, meridyenden geçtiği an öğlen oluyor. İşte buna bakarak düzenlenen zamana "yerel Güneş zamanı" (local apparent tim, LAT)deniyor.

Gezegenimiz, Güneş'in çevresinde dolanırken bir elips çizer. Bu, Dünya'nın ekseninin eğikliğiyle birleşince, mevsimsel olarak öğlen zamanlarının kaymasına yol açar. Güneş, mevsime bağlı olarak meridyenden bazen yaklaşık 15 dakika erken, bazen de bir o kadar geç geçer. Bu nedenle, gözlenen yerel saatte bir düzeltme yapılması gerekir. İşte yerel Güneş zamanının düzeltilmiş haline "yerel ortalama zaman" (local mean time, LMT)denir.

Yeryüzünde, boylamları farklı olan herkes için yerel ortalama saat farklıdır. Örneğin, İstanbul'da yaşayan biriyle Samsun'da yaşayan biri için yerel ortalama saatler farklıdır. Bu farkın dile getirilmesi gökbilimciler için önemli olabilse de günlük yaşamı zorlaştıracağı da bir gerçek. Eğer saatimizi bu zamana göre ayarlamak zorunda olsaydık, doğuya ya da batıya yapacağımız her birkaç kilometrede bir saatimizi ayarlamak zorunda kalacaktık.

Bu sorunu çözmek için, "standart zaman" denen bir kavram kullanılıyor. Buna göre, yeryüzü birer saatlik zaman dilimlerine ayrılmış durumda. Belli bir zaman dilimi içinde tüm saatler aynı zamanı gösteriyor. Bu durum günlük yaşamı kolaylaştırıyor. Türkiye içinde zaman farkı bulunmazken, Orta Avrupa'ya gittiğinizde saatinizi bir saat, Batı Avrupa'ya gittiğinizdeyse saatinizi iki saat ileri almanız gerekiyor.

0 derece boylamın, İngiltere Greenwich'te bulunan Eski Kraliyet Gözlemevi'nden geçtiği varsayılıyor. İşte bu boylamdaki zaman, "evrensel zaman" (Universal Time, UT) olarak kabul ediliyor. Bir gök olayının zamanı belirtilirken, genellikle evrensel zaman cinsinden verilir. Olayın sizin zaman diliminde ne zaman gerçekleşeceğini bulmak için, bu zamana bulunduğumuz bölgedeki zaman farkını eklemek gerekir. Greenwich'in doğusundakiler zaman farkını evrensel saate eklerler. Batısındakilerse çıkartırlar. Türkiye'nin bulunduğu zaman dilimi, evrensel saatin iki saat ilerisindedir. Evrensel saat, ileri saat uygulamalarından etkilenmez. Yani ileri saat uygulamasında, evrensel saatle Türkiye'nin bulunduğu zaman dilimi arasındaki fark 3 saat olur.

Bir saat diliminin batısı ve doğusu arasında bir saat vardır. Yani, özellikle tutulmalar ve örtülmeler gibi zamanlanmanın önemli olduğu gök olaylarında bulunduğumuz boylama göre ayarlama yapmak gerekir. Örneğin, zamanı 00:00 UT olarak verilen bir gök olayının Ankara'da gerçekleşeceği zamanı bulmak için bu saate 2 saat ekleyerek zamanı duyarlı biçimde hesaplayamayız. Ankara eğer 30 derece boylamda olsaydı bu doğru olurdu. (İki boylam arasında zaman farkı 4 dakikadır. Buna göre 0 ile 15 derece boylam arasında bir saat, 0 ile 30 derece boylam arasında 2 saat zaman farkı bulunur.) Ankara yaklaşık 33 derece boylamda olduğu için, evrensel saatle arasında 33x4=132 dakika fark vardır. Buna göre, 00:00 UT'de gerçekleşeceği belirtilen bir gök olayı, Ankara'da Türkiye zaman dilimine göre 02:12'de (ileri saat uygulaması varsa 03:12'de gerçekleşecektir.)

Alp Akoğlu

Kaynak: Bilim ve Teknik, Ekim 2007, Sayı 479, sf. 96

.

 

 

virtus_typhon@hotmail.com

 

 

ERDEM SÖYLER

 

Yeryüzündeki tutkularına, hazlarına kapılarını kapamış insanların dünyasını anlatır Dostoyevski. Bir süprüntü gibi yaşıyorlardır oradan oraya atılan. Tek beklentileri belki de yok olmak, geldikleri gibi sessiz sedasız biçimde gitmek, kurtulmak yığınların arasından, zira çoğunluk için işleyen ya da onların bu hale soktukları yozlaşmış dünyayı samimi, kendilerine yakın bulmamışlardır hiçbir zaman. Sanki bir nihilizm kokuları geliyor bu yazılanlardan veya Dostoyevski’nin bazı eserlerinden; örneğin Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’u v.b fakat o işlediği cinayetin bir muamma olarak kaldığı yaşamında ikinci baharını, uzun bir gecenin ardından gelecek şafağı umutla, heyecanla beklerken ona bir nihilist damgası yapıştırmak abez kaçar, sadece yalan olur.

Dostoyevski tam da suskunlar içinden haykırır, “sessizliğin sesi” gibi

Bkz :“Sessizliğin Sesi” http://jimi.blogcu.com/13555181/

Sürülerin ayakları altında ezilmişlerin dünyasında ayakta kalabilmek ve kanatlanıp her şeye, insanlara, kopuk yalan dünyalarına yükseklerden bakıp bütün çirkinliği fark edip kağıda dökmek olarak belirlemiştir iç dünyasını ve öyle de yapmıştır Dostoyevski.

Kendimi onun gibi bir yozlaşmış toplum ve insan yıkıcısı önceden bir zamanlar yaşadığı ve onu okuduğum için şanslı fakat şu anda var olmadığı için de aynı oranda talihsiz buluyorum.

Hayaleti imgesel olarak tasvir etmek gerekirse bu Dostoyevski’nin romanlarında, öykülerindeki karakterler için söylenebilir. Onlar bir hayalettirler diğer insanlar arasında tıpkı Beyaz Geceler’in “hayalperesti” ve Nastenka’sı gibi; varlıklarıyla yoklukları bir. Kim farkına varmış ki bir kere bile bu yeraltındaki hayaletlerin. Nietzsche’nin horgörü saatinin işlediği anda var olan Dostoyevski’nin eserlerindeki baş kahramanlar özellikle Raskolnikov ve Ezilenler’in Nataşa’sı tam bir tiksinti duyarlar, bozulmuş toplumun etiğine, insanların çürümüş yaşamlarına, ikiyüzlülüğüne, bencilliğine –Raskolnikov’un öldürdüğü tefeci kadın her şeyi akıllara getiriyor. Tabi romanlardaki akış önemlidir ve bunu sağlayan da baş karakterin yanında bir de zıt karakterlerin yer almasıyla gerçekleşiyor. Dostoyevski’nin bir karakter profili vardır ya da daha doğrusu sonradan oluşmuştur. Bir ruh sıkıntısı içinde, melankolik , dünyevi sorunların başını sardığı yalnız mistik bir baş karakter, etrafında kurnaz, kibirli, çıkarlarından başka gözü bir şey görmeyenler ve diğer insanlar, diğerleri…

Karanlığın, zindanların içinde parıldayan bir çift gözdür Dostoyevski, ve o çevresinde yaşamında zorluklarla karşılaşmıştır ve bunları kağıda aktarmıştır, onun ölümsüzlüğü gerçek, yaşanmış bir şeyler taşıyan eserleridir. Her şeyi tartarak, süzerek, analiz edilmiş bir şekilde yaşamındaki sıkıntılardan da ilham alarak dökmüştür ortaya. Işıltılı yaşamın kör insanlarına karşılık o, karanlığın içindeki ışıldayan gözleriyle bakmıştır etraflıca. Ve Dostoyevski’nin karakterleri öncülüğünde aşıladığı belki de en büyük şey Ezilenler’in arka kapağında Andre Gide’nin de belirttiği gibi aşağılanışın insanı cehennemlik ettiği, alçakgönüllüğünse kutsallaştırdığı ki aslında bütün eserlerinde belki de ana temadır bu. Aynı kapakta Nicholar Berdyaev de onun için, bütün yaratıcı gücünü insana ve insanın kaderine adadı ve bu da onu ölümsüz kılmaya yetti demektedir. J. Cruickshank de Dostoyevski’nin ilahi adaletin kabulü yerine, insani adalet rejiminin kurulmasında gerçekleştirir baş kaldırmasını demektedir. Dostoyevski’nin olayları anlatış şekline mühür basan bu sözler her şeyi özetlemektedir. Dostoyevski’nin insancıllığını, bireyin kalkınmasını toplumun üzerinde gören bu adamı katıldığı Çarlık rejimi karşıtı bir derneğin faaliyetlerinde yer almasından da anlayabiliriz. Ve sonuçta o, bunun için ölebilirdi belki de , ve biz onun asıl sıçramasını yaptığı mahkumiyet sonrasındaki her şeyinden mahrum kalabilirdik.

Dostoyevski’nin Ezilenleri’nde Nataşa belli bir zamana kadar gelenekleri yıkamayandır ancak bir müddet sonra bunu gerçekleştirir ve aşkı için ailesini terk eder, bu da herhalde Dostoyevski’nin o zamanlardaki aile baskısını eleştirel biçimde yansıttığı bir durumdur. Bu eser zaten baştan sona Nataşa’nın bulutlu, sisli yaşamını konu almıştır, bir de buna paralel olarak küçük kız Nellie’nin sefil hayatını da birleştirerek Vanya, Nataşa, Nellie üçgeninin hayatıdır aslında bu. Vanya’nın tavan arasındaki, kir, pas, örümcek ağları içindeki, küflü yatağındaki, tozlu ve üzerinde kitaplarınında bulunan masasının da yer aldığı bir batakhanede sefalet içindeki yaşamı kim bilir belki de Dostoyevski’nin hayatından bir parça şeyler taşır. Nataşa ve Nellie çileli, bedbaht insanlardır, alçakgönüllü oldukları kadar. Bu eserde baştan aşağıya aşılanan Vanya’nın alçakgönüllü biçimde kendi mutluluğunu Nataşa’nın mutluluğu için feda etmesi ve sefil, yalnız bir kıza yardımda bulunup kendi çöplüğünde ona bakmasıdır. Kitabı okuyanların bir yerlerinde güven duygusu uyandırabilecek kadar samimi ve yüce gönüllü bir insandır Vanya, Dostoyevski’nin duyurduğu. Belki de onun bütün eserlerindeki baş karakterleri toplasak çağımız ve de gelecek için belki de hep soru işareti olarak kalacak DOSTOYEVSKİ karakterine, bilinmeyene ulaşacağız. Kim bilir?

İnsan yaşamdaki gündelik mutluluklar, tutkuların gelip geçiciliğinin bilincindeyse herhangi bir şey karşısında büyük sevinçler, büyük beklentiler içine girmez. Hayret edilebilecek bir durum var mıdır hiç? Sokratik etiğin ana temasını oluşturan ruh ve beden ikilemindeki çürüyen bedenin geçiciliğini bırakıp kalıcı ve ölümsüz olana, ruha itina göstermek aslında Dostoyevski’nin karakterlerinde de görülür. Biçimsiz bedene ve aynı oranda da yüce ruha sahip insanlar oluşturur onun alçakgönüllü ve de değerli olan insanlarını romanlarında.  Her şeyi olağanına bırakıp, hayatın akışını karşıdan bir yerlerden izlemek en iyi olanıdır belki de. Kimileri için yaşam beklentiler doğurur ve bunun için vardır, kimileri içinse insan doğumuyla birlikte ölmektedir hem de insan tam bir bilince kavuştuktan sonra farkına vardıkları tek beklentileri olan -hiç doğmamış olmayı da- yaşam ellerinden aldığı için bir arayış içinde değildirler. Bu uç noktalar insan için tehlike teşkil eder, bir orta nokta bulmak gerekmektedir ve Dostoyevski’nin karakterlerinde bu gergin ipin uç noktalarında dolaşanlarda çıkagelir çoğu kez.

Bunları yazmamın sebebi benim için Rus edebiyatının miheng taşı olan Dostoyevski’nin kendi çapımda savunmasını yapmamın yanında mutsuzluğumun, kayıtsızlığımın dışa vurumunun değişik bir formudur aslında.

Onun gözüpekliğini, onun aykırılık cesaretini başka hiç kimse gösterememiştir bu konuda. Taşkın sefaletten damlayan sefil yaşamların arasından parlayan bir elmas gibi çıkmıştır o eleştirel, gerçekçi ve de en önemlisi yer altından, lağım farelerinin pineklediği, kokuştuğu yerden, vebanın kaçınılmaz olduğu yerden çıkmıştır güneşiyle aydınlatılan yeryüzüne. Oradan haykırmıştır insanlara fakat sesini duyuramamıştır, ve yığınlar arasında o hep tek başınadır. Aynı yere bakarlar ama aynı yeri görmezler, aynı yerdedirler ama aynı şeyleri hissetmezler.

"Dostoyevski’nin ilk romanı olan İnsancıklar, zamanın ünlü edebiyat eleştirmeni Bielinski’nin övgüsünü kazanmış. Romanda, öksüz bir kıza aşık olan, aşkını sevecenlikle gizlemeye çalışan yoksul ve yaşlı bir katibin öyküsü anlatılmıştır."

(Bkz: Dostoyevski, Ölülers Evinden Anılar, Bordo-Siyah, sf.5)

Yaşlı, hasta Makar Devuşkin ile genç, öksüz kız Varenka'nın samimi mektuplaşmalarında hep bu iki insanın birbirlerine ne kadar düşkün olduğu ve her biri öteki için elinden gelen her şeyi yapmaya hazır bir vaziyettedir. Nitekim yaşlı Devuşkin ne kadar yoksul ve yaşadığı virane bir çöplük gibi, birçok bedbaht insanın yaşadığı bir sığınma evi olsa da yaşlı katip Varenka'ya her durumda kendi halini unutup yardım eder. Yıkıcı bir olay gerçekleşir Devuşkin için daha sonraları, yegane mutluluk kaynağını kaybetmiştir. Varvara Alekseyevna (Varvara) zengin bir adamla evlenecek, uzaklara gidecektir, ve bu iki insan sonsuza dek birbirlerinden kopacaklardır. Belki onların yaşamlarında doğru olan budur, ve belki de böyle daha fazla mutlu olmasalar ve yaşamlarının hiçbir döneminde saadeti yakalayamamış olsalar bile bu insanların hakikati, onların peşini hiçbir şekilde bırakmayan talihsizlik ya da insanlık adına bütün acıları yaşamışlık, kırbaçlanmaya alışmış bir atın deli cesaretini, dayanma gücünü onlara vermiştir. İşte budur onların tek tatminkarlığı...

Dostoyevski'nin romanlarında, özellikle de Beyaz Geceler'de gerek baş kahraman gerek Nastenka ve çevredeki diğer insanlar birbirlerinin varlığından bihaber ve başkalarından yalıtılmış biçimde yaşarlar.

""Hayalperest" şehirde kimseyi tanımadığından yakınır, fakat Nastenka'nın da tanıdığı yoktur, Fontanka civarında karşılaşılan ihtiyarında ve anlaşılan şehir dışına çıkınca karşılaşılan yoldan gelip geçenlerin de. Hatta yaşlı Matryona'nın da kimsesi yoktur. Şehirde insanlar birbirinden yalıtılmış bir halde yaşarlar; yalnız kimseler ve aileler vardır. Hayalperest sürekli olarak maskelidir, rol yapmaktadır."

(Bkz: Dostoyevski, Beyaz Geceler, Bordo-Siyah, sf. 12)

Kitabın önsözünde başkahraman için "hayalperest" lakabı kullanılmış ben de öyle diyorum, zira bir adı yoktur onun, adsız ve yalnız o, hiçbir şeye sahip değil. Bu hayalperest belki de Dostoyevski'nin kısmi bir karakterinin yazıya yansımış halidir.

Yaz gelince sokaklarda boğucu, sıcak hava, inşaat sesleri, tozlar ve yazlıklarına kaçan insanlar. Hayalperest'in aslında sima olarak çok iyi tanıdığı o insanları çok iyi tanıyor o, avare avare dolaşırken. O sadece yaz geldiği zamanlar değil her zaman yalnız.

Hayalperest ile Nastenka'nın uzun yaz, gece serüvenlerinin ve aynı oranda Hayalperest'in düşlerinin bittiği, kendince yaşamının anlamını yitirdiği, artık gözlerinin önünü, bedeninin yanıbaşını karanlık gölgelerin kapladığı, her şeyin ulaşılmaz olduğu, kendisinin yerin dibine girdiği, Nastenka'nın ise göğün ardına, yıldızlara erdiği o anı, çok iyi anlatıyor şu tasvirler:

"...Matryona'ya baktım... Bu hala şen, dinç bir ihtiyardı, ama neden bilmiyorum, birden bana gözlerinin feri sönmüş, yüzü kırışıklıklarla kaplı, kamburu çıkmış, dermansız bir halde göründü... Neden bilmiyorum, birden odam da, tıpkı ihtiyar gibi yaşlanmış göründü bana. Duvarlar ve zemin renksizleşti, her şey kir pas içindeydi; neden bilmiyorum, pencereye baktığımda, bana öyle geldi ki karşıda duran ev de yıpranmış ve kararmıştı kendince, sütunlardaki sıvalar kopmuş ve dökülmüştü, kornişler kararmış ve çatlamıştı, canlı koyu sarı renkli duvarlar lekelenmişti..."

"Ya da gün ışığı, bir an için bulutların arkasından görünmüş, sonra bir yağmur bulutunun arkasına saklanmıştı da, her şey gözümde yine rengini kaybetmiş; ya da, belki de, çok tatsız ve hüzünlü bir biçimde geleceğimin bütün perspektifi bir an için görünüp kaybolmuştu ve ben kendimi tam on beş yıl sonra, yaşlanmış bir halde, tıpkı şimdi olduğu gibi yine aynı odada, yine yalnız, yine bütün bu yıllar boyunca bir parça olsun akıllanmamış olan Matryona'yla birlikte görmüştüm..."

(Bkz: Dostoyevski, Beyaz Geceler, Bordo-Siyah, sf.96)

"1864 ve 1865 yılları Dostoyevski için zorluklarla geçti. Karısını ve kardeşini kaybetti, borca batmış dergisini kapattı. Alacaklıların hapis tehditleri üzerine bir yayıncıdan avans alarak Avrupa'ya gitti. Rusya'ya döndükten sonra hızlı bir çalışma temposuyla Suç ve Ceza ve Kumarbaz'ı yazdı. Suç ve Ceza bir anlamda paranın temel sorun olarak ele alındığı toplumsal bir romandı."

(Bkz: Dostoyevski, Ölüler Evinden Anılar, sf. 6)

Buhran dönemlerine denk gelen bu iki roman aslında bir bakıma Dostoyevski'nin yaşamından kesitler sunuyor bize. Suç ve Ceza'da para sıkıntısı ve de hastalıklı ölen insanlar hep Raskolnikov'un çevresinde. Genç bir öğrenci belki de hayatının baharında kafasındaki kaosu, karışıklığı kaldıramamanın verdiği ruhsal çöküntüyle kontrolden çıkarak gayesinin ne olduğunu bilmediği cinayetler işliyor. Mahvolmuş bir gençliğin, yeşeren gençlik ümitlerini ikinci baharında, sürgün cezası sona erdiği zaman, yeni bir hayat, yeni bir güneş, yeni umutlarla dolu bir gelecek vardır ardında kötü günlerin daima...

"...Çar 1. Nikolay'ın baskıcı yönetimi altına girince, bütün hayatını geri dönüşsüz bir biçimde etkileyecek dört yıllık bir mahkumiyet dönemini geçirmek üzere, 10 aylık bir tutukluluk süresinin ardından, idamın eşiğinden dönüp 23 Ocak 1850'de Batı Sibirya'daki Omsk Cezaevi'nin kapısından içeri girdi..." (Bkz: Dostoyevski, Ölüler Evinden Anılar, Bordo-Siyah, sf. 11)

Kendi ağır yaşam koşulları ve talihsizliklerine bir yenisi de yukarıdaki hadiseyle eklenmiş olan Dostoyevski, karanlık dünyasında yalnızlık orada, cezaevinde de peşini bırakmadı. Goryançikov üzerinden kendi cezaevi, mezarlık kapılarından içeri girip tabutta gömüldükten sonraki anıları, eriyen, yavaş yavaş yok olan umutlarını, değişik boylardaki insanların birbirlerine karşı olan küçümsemelerini , o cezaevinin, kapalı kutunun dışarısındaki nehrin, köyün, ormanın, Sibirya'nın ya da kısacası özgürlüğe bu insanların nasıl hasret çektiği, ve kimilerinin de (özel sınıf) dan olanların artık bu karanlığın, çıkmazın içine kurulu, hiçbir zaman çıkamayacakları bu yeryüzü üzerindeki cehennemden, harab olmuş biçimde, kaybedecek başka bir şeyleri yokmuşcasına her şeyi, herkesi önemsemez bir halde, ölümü, buradaki yok oluşlarını, birçok insan arasındaki anlamsız, umutları olan diğerleri yanında artık güneşi, gökyüzünü, ormanları göremeyecek ve her şeyleri tükenmiş, son haddeye ulaşmış bu bahtsızların gecesi gündüzü, yaşaması ölmesi, gülmesi ağlaması, bir ve aynıdır...

 

Ve bunu kendi ağzından, gözlemlediklerinden anlatan Dostoyevski; bu adamı tek yalnız bırakmayanlar, onun bugün okunmasına, tartışılmasına ve de hakkında bir şeyler yazılmasına neden olan ilham perileri olsa gerek.

 

 

 

 

.

 

virtus_typhon@hotmail.com

 

ERDEM SÖYLER





   Kendi sözlerinden;
 "Uzay Zaman konusunda herkesin anlayabileceği bir kitap yazmaya 1982'de Howard'da karar verdim. Daha o zaman bile evrenin ilk zamanları ve kara delikler üzerine, örneğin Steven Weinberg'in The Three Minutes kitabı gibi çok iyisinden , adını anmayacağım çok kötüsüne, pek çok kitap vardı. Ama hiçbirinin, beni evrenbilimi ve tanecik kuramı üzerinde araştırmaya yönelten soruları hakkıyla ele almadığını hissettim..."[1]

   

[1] Stephan Hawking, Zamanın Kısa Tarihi-Büyük Patlamadan Kara Deliklere, sf. 7 Yazarın Notu, Milliyet  Basım Haziran 1989
.

virtus_typhon@hotmail.com

 

ERDEM SÖYLER




    Stephan Hawking'in "Zamanın Kısa Tarihi[1] " adlı kitabının önsözünü yazan New York'taki Cornell Üniversitesi Profesörü Carl Sagan'ın orijinal adı "Cosmos" olan, türkçe çevirisiyle "Kozmos-Evrenin ve Yaşamın Sırları" adlı  kitabının orijinal isimli kapağıdır.



[1]Bkz. Kategorilerim- Kitap- Stephan Hawking-Zamanın Kısa Tarihi

.

virtus_typhon@hotmail.com

                        Erdem Söyler

    Dört yıl önce arenalardaki parkelerde bir çift ayak sesi farklı bir biçimde gıcırdamaya başladı. Kendisinden emin, iddialı, cesur bir şekilde NBA’e girdi bu genç adam. Tüm zamanların en iyisi, majesteleri Michael Jordan’dan sonra onun forma numarası olan 23’ü alması ve adeta “yeni Jordan benim” der gibi bir durum içinde olması ilk önce onda insanlara karşı  bir soğukluk, şımarıklık, kendini beğenmişlik gösterdi.

    Bunlar ta ki Lebron James’in NBA’de aranan yeni, taze bir kan olacağına inanılmaya başlandığı ana kadar sürdü ve Cleveland Cavaliers’a gelişi her şeyi değiştirdi, tıpkı eski ismi Gund Arena olan şimdiki ismiyse Quicken Loans Arena olan ve yenilenen salon gibi.

    Lebron “esti gürledi” biçiminde atıldı, çıktı sahneye ve hiç mütevazi tavırlar takınmaması ise sıradanlık, alçakgönüllülük bekleyen insanların pek hoşuna gitmedi ilk başlarda.

    İlk zamanlarındaki All Star maçında da ıslıklandı, yuhalandı , büyük bir tepki çekti oyunundaki bencillik nedeniyle. Ama onun bazı zamanlarda söylediği ve basketbol dergilerinde de çıkan sözlerinden anladığım hırs gerçekten mütevaziliği kabul edemeyecek kadar sıradışı olması, sıradanlığı kabullenememesini gösteriyor. Ve her zaman dikkatimi çeken Lebron hakkındaki kıyaslamalar olmuştur. Kobe-Lebron, Lebron-Wade, ve bunların üçünü de bir araya katarak yapılan kıyaslamalarda illa ki içlerinden birinin mükemmel, diğerlerini at çöpe gibi düşüncelerle yorumlar yapılması hiç de şaşırtıcı gelmiyor. Bu insanların bir çok yıldız oyuncunun bir arada bulunabilmesini kabul etmemelerinden kaynaklanıyor. Her zaman tek bir –en iyi- olması gerek düşüncesinden sıyrılmak etraftaki diğer oyuncuları da görebilme şansını bize verir. Bu söylediğim oyuncular kıyaslandığında her birinin diğerine üstün gelen tarafları olduğu gibi eksik yanlarınında olduğu görülecektir.

    Bunlardan daha fazla bahsetmeyeceğim çünkü konu Lebron James ve biraz ondan bahsedeceğim.

    O, fiziki açıdan bakıldığında ne yaşıtlarında ne de eski basketbolcularda az rastlanır bir avantaja sahiptir ve onun bir örneğini daha bulmak zordur.

    NBA’e ilk geldiğinden bu yana kendisiyle birlikte Cleveland’ı da yükselten ve 2007’de finalde San Antonio Spurs ile final oynayan –ancak orada pek iyi performans sergileyemediler, ve Spurs maç kaybetmeden şampiyon oldu.- Cavaliers bu sene ise orta karar bir performans sergiliyor. Şimdi yazacağım küçük istatistikler SLAM’in Ekim 2007 sayısının 47. Sayfasından aldım ve şöyle:” Lebron play- off’u 25 sayı, 8 asist, 8 ribaund ortalamalarıyla tamamlayan, el yakan topları kullanıp maç kazandıran bir oyuncu olarak gerçek basketbolun oynandığı play-off’ta kendini ispatlayıp yıldız oldu artık.”

    Gerçekten geçen yıl özellikle Detroit serisi Lebron’un kendisini herkese kabul ettirdiği maçlar dizisidir. Yedi maçlık seride Lebron’un başı çektiği Cleveland herkesin favorisi Detroit’i geçerek Spurs ile final oynamıştı.

    2006 Dünya Basketbol Şampiyonası’nda Japonya’da ABD takımı oranın göz bebeğiydi, her zamanda öyle olmuştur –dream team- lakaplılar için. O kadroda tabi eksikleri de vardı Dream Team’in. ABD starları orada pek zorlanmadan yarı finale geldiler, gelirken de oyuncuların kendi istatistikleri için oynamaları ön plandaydı. Nitekim yarı finalde elendiler, orada aklımda kalan Lebron’un performansının yanında, bir de değişik bir selam veriş şekliydi, attığı basketlerden sonra. Lebron’un itibarını da arttırdıtabi 2006 yazındaki performansları.

    NBA’e dikkatlice bakıldığında, büyük bir yıldız oyuncusu olmayan takımların seyircileri de maçlara pek rağbet etmemektedirler. Mesela Atlanta’nın maçı ne zaman denk gelse koltıklarını boş görüyorum. NBA’in patronu David Steurn zaten bunların çözümü olarak draft seçimlerindeki gençlere bel bağlamış durumda.


            Yine Lebron’a geliyorum. Evet, o çok başarılı maçların ardında galibiyetler yaşadı ve yaşayacak, MVP oldu ama eksik olan şey “ŞAMPİYONLUK” . Çok yaklaşmışlardı fakat başaramadılar, ben bundan sonra Cleveland’ın oraya kadar gelmesinin zor olduğunu düşünüyorum. Çünkü geçen sene gördük ki Lebron’un üstün gayreti bile yıllardır belli bir oyun şekli ve savunma gücü olan Spurs karşısında direnemedi ve aynı şeyi Cleveland eğer yeniden yapacak olsa bile bu sefer onları daha yaratıcı, güçlü bir takım bekliyor, “LAKERS”.     

.

 

virtus_typhon@hotmail.com

ERDEM SÖYLER


    Basketbolda ülkeler arasındaki dengeye bakıldığında kıtasal olarak Avrupa’nın genelde bariz bir üstünlüğü var; kendilerine has da bir ekolü var.

    Genelde takımın bütünlüğüne, paslaşmaya ve de bire bir (uzun ile kısanın) oyununa  dayanıyor. “system of basketball” geçerlidir bu kıtada. Ülkelere tek tek bakılınca Litvanya, Siskauskas, Macijauskas, Jasikevicius; Yunanistan, Papaloukas,Fotsis, Tsartsaris ; İspanya, Gasol kardeşler,  Garbajosa, J.C.Navarro, Jimenez ve son şampiyon Rusya da Kirilenko başta olmak üzere, Savrasenko, Amerikalı Rus J.R.Holden gibi oyuncularla, şu anda Efes Pilsen’in başında bulunduğu koç David Blatt’in liderliğinde çoğunluğun tabiriyle inanılmazı gerçekleştirerek çoğunluğun tabiriyle tiyatrocu İspanyolları  yenerek kendi evlerinde kupayı ellerinden aldılar.


    Genel bir bakışla bu ülkeler Avrupa basketbolunda son performanslara ve neticelere göre üste çıkıyorlar.

    2001’de Abdi İpekçi’de Türkiye’yi finalde yenerek şampiyon olan Yugoslavya o zamanlarda çok iyi bir kadroya sahipti. NBA’deki iki yıldızı Pega Stojakovic ve Vlade Divac’da o zamanlarda en iyi dönemlerini yaşıyorlardı, ve sonunda Divac jübilesini yaptı, Stojakovic de son yıllarını yaşıyor.     Tabi daha sonra Yugoslavya, ilk önce Sırbistan-Karadağ ismi altındayken küçük bir zaman aralığında iyi işler yaptı. Sırbistan ile Karadağ ayrılıp Karadağ kendi bağımsızlığını ilan ettikten sonra Sırbistan’da da genç bir jenerasyon oluşmaya başladı.2007’deki Avrupa şampiyonasında Sırbistan’ı bu şekilde gördük ve de bu ani değişmenin verdiği sonuçla da onlar için parlak olmayan bir turnuva geride kaldı.

    Hırvatistan’da Roko Leni Ukic adında bir oyuncu dikkatimi çekmişti, kulüp olarak Barcelona’da oynuyordu ve de 2006’da Euroleague’de Fenerbahçe’nin rakibiyken görmüştüm onu ilk olarak. Zaten şimdi de NBA yolunda ve Hırvatistan yeniden onunla birlikte bir çıkış gösterecektir diye düşünüyorum.

    İtalya’da ise yaşı ilerleyen Gianluca Basile ve de Andrea Bargnani ile birlikte takım olarak her zaman tekdüze basketbol oynuyor ki bunu kulüplerinde de görüyoruz. Euroleague ve Uleb’de 1998 ve 2001’de (o zamanki adıyla Kinder Bologna ) Virtus Bologna kupayı almıştı, M.Siena da final four oynamıştı yakın zamanlarda.

    Fransa yetenekli ve de atletik oyunculardan kurulu bir takım, Almanya’yı Nowitzki taşıyor.             Adalarda, İskandinavlarda basketbol yok denecek kadar az.

    Ülkemizde ise bu yıl basketbolda hiç de azımsanamayacak bir başarı yakalandığını görüyoruz. Uleb’de Beşiktaş ve Galatasaray, Euroleague’de Fenerbahçe çeyrek finale kaldılar. Herhalde bu ilktir; ama yine de bilmiyorum benim kısa geçmişimin aldatmacası yoksa. Tabi Efes Pilsen Koraç Kupası’nı aldı, Tofaş final oynadı... Kastettiğim şey bu kadar çok takımla buralara gelebilmek. Yoksa Efes Pilsen ve Ülkerspor zamanında sadece bunların ikisi genelde ileriye kadar gidebilirdi.

    Avrupa’daki basketbolda ülkelerin durumu genel olarak böyle denebilir. Çok alternatifli İspanya, bol pasla oynayanYunanistan, penetreci ve dış şutları isabetli Litvanya, sert oynayan Fransa, hep aynı yerlerde taş sektiren İtalya, bireylerle değil takım oyunuyla şampiyon olan Rusya, sıradan bir tektaş yüzüğü andıran Almanya, yeni oluşum içinde olan Sırbistan ve Hırvatistan, ve hiç belli bir standardı yakalamış olmasından söz etmemize izin vermeyen performanslarıyla Türkiye.    



    Yukarıdaki fotoğraf geçen hafta Galatasaray'ın Kalamış tesislerinde Bilgin Gökberk'le yaptığımız söyleşiden kalan bir anıdır. Beni Gökberk'in hemen arkasında görmektesiniz. Detay için tıklayınız: http://jimi.blogcu.com/12304971/



.

virtus_typhon@hotmail.com  

 

  ERDEM SÖYLER


    Gerard Depardieu'nun Christopher Columbus'u canlandırdığı ve başlıktan da anlaşılacağı gibi 15. yy'ın sonlarıyla ve 16.yy'ın başlarını kapsayan aralıkta geçen bir film.
    Ortaçağ'dan yeni çıkmış bir dünyanın ilk aydınlarından Columbus, İspanya'da süregelen krallığın yerinde bir imparatorluk kurulmasını istemektedir aslında.O zamanlarda Avrupa'nın aşırı biçimde artan nüfusu ve İspanya'nın hem daha geniş topraklara yayılma hem de kısa yollardan baharat yolları ve altını ellerine geçirmenin yollarını tüm krallığın önde gelenlerinin istemelerine rağmen Columbus'un yeni bir kara parçası (cennet) keşfetmesi için ona destek olmamaktadırlar. Aksine o dönemlerde ülkeye ve dine karşı yapılan en küçük baş kaldırış çarmıha gerilerek halkın intikam dolu bakışları arasında cezalandırılıyordu. Ama Columbus'un cesareti ve takındığı tavır hiç de bunları aldıracakmış gibi durmuyordu. Kimseden destek alamamasının yanı sıra ideolojisini gerçekleştirme tutkusu başının omuzlarının üstünde duramamasına bile yol açabilirdi ama o bunun farkında ve korkmuyordu. Zaten aydınlar hiçbir kişiden hiçbir zaman destek alamazlar, her şeyi kendileri yaparlar.

    Bir gün Columbus küçük oğluyla deniz kenarında otururlarken, denizde tek başına giden gemiyi gösterir ve sonra “gözlerini kapat” der. Oğlu gözlerini kapatır ve sonra açtığında gemi yoktur. Aslında bu her şeyi açıklıyordur. O geminin düz bir yerde birden kaybolması söz konusu değildir. Bir eğim olmalıdır ki gemi bir an içinde gözden kaybolsun. Ve oğluna bir portakal gösterir.” Dünya işte böyle, yuvarlak” der.

    Bir gün Columbus’un projesinin incelenmesi  Salamanca Üniversitesi’nde kabul edilir. Fakat çağın tutuculuğu bir üniversitenin bile ne kadar bağnaz olduğunu ortaya koymaktadır. Tabi o zamanlara kadar gelmiş Aristotales’in ve Ptolemaios’un görüşlerine kimse itiraz bile getirmeden kabul etmektedir. Onlar rönesansa kadar batılılar başta olmak üzere herkesin gözbebeğidir.. Bunların üstüne yeni bir şeyler getirmek (üstüne üstlük) döneminde Avrupa düşüncesine yön vermiş iki dev ismin görüşlerini değiştirmek hiç kolay değildir. Çünkü din ile bütünleşmiş Ptolemaios’un evren modelinde dünya üzerinde cennet ve cehennemden bahsedilmektedir. Şöyle ki;  hristiyanların kutsal kitabındaki ölümden sonra yaşayacakları ebedi hayatı Ptolemaios’un sisteminde bulurlar.

Columbus bir gün haritaları incelerken onun yanına gelen birisi “sana finans sağlayacak birini tanıyorum” der. Sonra bu kabul edilir ve gemiler ve bir çok adam hazırlanır.

    Bilimin içine gözlem girdikten sonra finansal destek önemli bir hal aldı. Aydınları para yönünden destekleyecek zenginlere ihtiyaç duyulması  onların aslında ellerini kollarını bağlayan bir şey.

    Tabi sonra Columbus’un önderliğinde üç gemiyle yolculuğa çıkıldı.Aradan haftalar geçmesi  ve sonucunda engin denizin maviliğinden başka hiçbir şeyin (ne bir kara parçasının ne de bir insanın) görülmemesi Columbus dışında herkesi karamsarlığa itti. Columbus’a sorduklarında ise ne kadar yollarının kaldığını “bilmiyorum, ama inanıyorum”  diyordu.

    Tabi bu işin içinde inanmak olmadan yola çıkma cesaretini bulamazdı. Zira  keşif düşüncesinin içinde yatan en büyük unsur inançtır Columbus için.

    Ve işte karaların müjdecisi sinekler geminin ışıklarında toplanmışlar Columbus’a ve diğerlerine müjde verir gibi. O an gözlerindeki gerçekleşen düşün mutluluğu, kendisini tüm halka, tüm dünyaya kabul ettirecek olmanın gururuyla dolu olan Columbus’un tüm İspanya’ya , tüm insanlara, tüm dünyaya karşı kazanılmış olan haklı zaferi  onun tarih kitaplarında yerini almasını sağlayacak dönüm noktası olmuştur.    

   

    Uzak topraklara vardıklarında karşılarında oranın hakimi Aztek yerlilerini bulurlar. Aztekliler için astronomi hocamın anlattığına göre “ çok eski zamanlarda karalar birleşik iken oraya göç etmişler ve orada kavim oluşturmuşlar.”

    Columbus’un aslında şartı vardı, oranın valisi olmak ve orada ellerine geçirecekleri altın ve diğer her şeyden yüksek bir miktar istiyordu. Columbus’un keşif düşüncesinin altında yatan ana sebep neydi acaba?

    Kendini maddi açıdan rahat ettirme isteği kuşkusuz görülmektedir, ama ya bu işi başarmanın payı ne kadar onda?

    Columbus kraliyetin hükümdarlığındaki halkı ve onların Tanrı’sını, cennetini, cehennemini de oraya taşıyacaklarını söylerken, yeryüzünde Tanrı’nın adaletinin topraklar değişse de hiçbir zaman değişmeyeceğini anlatıyor.

    Ve orada yeni bir; sıfırdan başlangıcı koloniler oluşturarak kurmak istiyor. Ama oranın yerli halkı topraklarını savunarak bir canlı direniş gösteriyorlar.

        Columbus’un inancına dair

Rafael Sanchez : Sen bir hayalperestsin.

Christopher Columbus: Oraya bak. Ne görüyorsun?

    -Rafael Sanchez küçük pencereden dışarı bakar ve geri döner. Sonra bir daha bakar.-

Rafael Sanchez: Kaleler görüyorum, sarayları, kiliseleri görüyorum,

medeniyeti görüyorum, gökyüzüne  uzanan kuleler görüyorum!

Christopher Columbus: Bütün bunlar benim gibi insanlar tarafından yapılmış.

    Ne kadar uzun yaşarsan yaşa, aramızdaki birşey hiçbir zaman değişmeyecek. Ben yaptım. Sen değil.

    Columbus’un hayal kırıklığı yaşamasına yol açan Amerigo Vespucci de o sıralarda, Columbus’tan bir müddet sonra yolculuğa çıkar ve onun da dolaştığı toprakları ilk önce Asya Kıtası’na ait olduğunu düşünmüş, bundan uzun bir zaman sonra tekrar görevlendirilen Vespucci bu sefer de değişik yerler keşfetmiştir ve oraların Asya Kıtası’na ait olmadığını anlamıştır ve oralara -yeni dünya-  adını vermiştir. Ve bugünkü Amerika topraklarının keşfedilmesi Amerigo’ya atfedildiği için almıştır o ismi.

.

virtus_typhon@hotmail.com

 

YERKÜRE'NİN TARİHİ

    ERDEM SÖYLER


    Bazı bilim adamları dünya,  güneş  ve güneş sisteminin aynı anda var olduğuna inanmaktadırlar.

    Günümüzde geçerli olan bilimsel görüş, dünyanın güneşteki bir parçalanma sonucu meydana gelmiş olmasıdır. Güneşten kopan bir parçadır dünya. 10 milyar yıl önce güneşten koparak erimiş kayalar ve yanan gazlardan oluşan dünya sonraları soğumaya başlamış ve yeryüzü oluşmuştur. Milyonlarca yıl süren değişimler de dünyaya şimdilerdeki halini vermiştir. Dünyanın bir lav halinde bulunduğu süreden soğuması ve yeryüzünün oluşması arasında 5,5 milyar yıl vardır. Yani yeryüzü 4,5 milyar yıl yaşındadır.

    Yanan gazların soğuyarak kaybolması, atmosferin oluşmasına ve erimiş kor ateş halindeki taşların soğuması yer kabuğunun oluşmasına neden olmuştur.

Milyonlarca yıl süren değişimler dağları, tepeleri, derin çukurları ve daha bir çok yeryüzü şeklini oluşturmuştur.

    Dünya, Güneş Sistemi’nin Güneş’e uzaklık bakımından 3. gezegenidir. Üzerinde yaşam barındırdığı bilinen tek gök cismidir. Katı ya da kaya ağırlıklıdır. Büyüklükte dört büyük gaz devinin ardından beşincidir. Tek doğal uydusu Ay’dır.

 

        Fiziksel Özellikleri

    Dünya, merkezkaç kuvvetinin etkisiyle basıklaşarak elipsoid şeklini almıştır. Kutuplar arası uzaklık ile ekvatorun çapı arasında 43 km’lik bir fark vardır. (3/1000 oranında basıklık) 

Dünyanın ortalama çapı 12.742 km’dir.

    GRS80 elipsoidi Dünya’nın biçimine en uygun referans geometrik şekil olarak kabul edilir.             Yeryüzü ya da onun bir parçası ideal olarak bu elipsoide göre ölçülür. Ancak, gerek tarihsel alışkanlık, gerekse uygulamadaki kolaylık nedeniyle yeryüzünün topografik yüksekliklerinin deniz seviyesine göre belirlenmesi, uygulamada geoid adı verilen ve ideal bir elipsoidden farklı bir geometrik şekil tanımlamayı gerekli kılmıştır.

    Yüzey şekillerinin geoide göre 20 km’lik bir aralık içinde yer aldığı görülür. En yüksek nokta 8.850 m. İle Everest Tepesi, en alçak nokta ise -10.910 m. İle Mariana Çukurluğu’dur.

Dünyanın kütlesi 5,976x10(27)                                     Ekvator çevresi  40.075 km

Dünyanın hacmi 1,083x10(27)        -üzeri 27-             Yüzey alanı  510.067.420 km (2)

Ekvator çapı 12.756,28 km                                            Karalar  148.847.000 km (2)  (%29,2)

Kutuplar arası çap 12.713,56 km                                 Denizler  361.220.420 km(2)  (%70,8)

Basıklık 0,003                                                                  Eksen eğikliği  23,44*   (derece)

Dönme süresi  (yıldız günü)  23 sa. 56 dk. 4,1 sn.     (0,99727 gün)

Yerçekimi  9,78m/s(2)    

Kurtulma hızı  11,18 km/s

Beyazlık  (albedo)   0,37

Yüzey sıcaklığı ortalama  14*C  (287 K)

En yüksek   57,7*C  (331 K)

En düşük   -89,2*C  (184 K)

NOT: Astronomi ile ilgili bazı önemli referanslar aşağıdadır.

                                                                                                                                                                                    


http://astronomynotes.com

http://csep10.phys.utk.edu/astr

http://seds.IpI.arizona.edu

www.nineplanets.org

www.solarwiews.com

http://astronomy.com

http://solarsystem.nasa.gow/planets

www.tug.tubitak.gov.tr

.

« Önceki :: Sonraki »