virtus_typhon@hotmail.com

 

 

ERDEM SÖYLER

 

Yeryüzündeki tutkularına, hazlarına kapılarını kapamış insanların dünyasını anlatır Dostoyevski. Bir süprüntü gibi yaşıyorlardır oradan oraya atılan. Tek beklentileri belki de yok olmak, geldikleri gibi sessiz sedasız biçimde gitmek, kurtulmak yığınların arasından, zira çoğunluk için işleyen ya da onların bu hale soktukları yozlaşmış dünyayı samimi, kendilerine yakın bulmamışlardır hiçbir zaman. Sanki bir nihilizm kokuları geliyor bu yazılanlardan veya Dostoyevski’nin bazı eserlerinden; örneğin Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’u v.b fakat o işlediği cinayetin bir muamma olarak kaldığı yaşamında ikinci baharını, uzun bir gecenin ardından gelecek şafağı umutla, heyecanla beklerken ona bir nihilist damgası yapıştırmak abez kaçar, sadece yalan olur.

Dostoyevski tam da suskunlar içinden haykırır, “sessizliğin sesi” gibi

Bkz :“Sessizliğin Sesi” http://jimi.blogcu.com/13555181/

Sürülerin ayakları altında ezilmişlerin dünyasında ayakta kalabilmek ve kanatlanıp her şeye, insanlara, kopuk yalan dünyalarına yükseklerden bakıp bütün çirkinliği fark edip kağıda dökmek olarak belirlemiştir iç dünyasını ve öyle de yapmıştır Dostoyevski.

Kendimi onun gibi bir yozlaşmış toplum ve insan yıkıcısı önceden bir zamanlar yaşadığı ve onu okuduğum için şanslı fakat şu anda var olmadığı için de aynı oranda talihsiz buluyorum.

Hayaleti imgesel olarak tasvir etmek gerekirse bu Dostoyevski’nin romanlarında, öykülerindeki karakterler için söylenebilir. Onlar bir hayalettirler diğer insanlar arasında tıpkı Beyaz Geceler’in “hayalperesti” ve Nastenka’sı gibi; varlıklarıyla yoklukları bir. Kim farkına varmış ki bir kere bile bu yeraltındaki hayaletlerin. Nietzsche’nin horgörü saatinin işlediği anda var olan Dostoyevski’nin eserlerindeki baş kahramanlar özellikle Raskolnikov ve Ezilenler’in Nataşa’sı tam bir tiksinti duyarlar, bozulmuş toplumun etiğine, insanların çürümüş yaşamlarına, ikiyüzlülüğüne, bencilliğine –Raskolnikov’un öldürdüğü tefeci kadın her şeyi akıllara getiriyor. Tabi romanlardaki akış önemlidir ve bunu sağlayan da baş karakterin yanında bir de zıt karakterlerin yer almasıyla gerçekleşiyor. Dostoyevski’nin bir karakter profili vardır ya da daha doğrusu sonradan oluşmuştur. Bir ruh sıkıntısı içinde, melankolik , dünyevi sorunların başını sardığı yalnız mistik bir baş karakter, etrafında kurnaz, kibirli, çıkarlarından başka gözü bir şey görmeyenler ve diğer insanlar, diğerleri…

Karanlığın, zindanların içinde parıldayan bir çift gözdür Dostoyevski, ve o çevresinde yaşamında zorluklarla karşılaşmıştır ve bunları kağıda aktarmıştır, onun ölümsüzlüğü gerçek, yaşanmış bir şeyler taşıyan eserleridir. Her şeyi tartarak, süzerek, analiz edilmiş bir şekilde yaşamındaki sıkıntılardan da ilham alarak dökmüştür ortaya. Işıltılı yaşamın kör insanlarına karşılık o, karanlığın içindeki ışıldayan gözleriyle bakmıştır etraflıca. Ve Dostoyevski’nin karakterleri öncülüğünde aşıladığı belki de en büyük şey Ezilenler’in arka kapağında Andre Gide’nin de belirttiği gibi aşağılanışın insanı cehennemlik ettiği, alçakgönüllüğünse kutsallaştırdığı ki aslında bütün eserlerinde belki de ana temadır bu. Aynı kapakta Nicholar Berdyaev de onun için, bütün yaratıcı gücünü insana ve insanın kaderine adadı ve bu da onu ölümsüz kılmaya yetti demektedir. J. Cruickshank de Dostoyevski’nin ilahi adaletin kabulü yerine, insani adalet rejiminin kurulmasında gerçekleştirir baş kaldırmasını demektedir. Dostoyevski’nin olayları anlatış şekline mühür basan bu sözler her şeyi özetlemektedir. Dostoyevski’nin insancıllığını, bireyin kalkınmasını toplumun üzerinde gören bu adamı katıldığı Çarlık rejimi karşıtı bir derneğin faaliyetlerinde yer almasından da anlayabiliriz. Ve sonuçta o, bunun için ölebilirdi belki de , ve biz onun asıl sıçramasını yaptığı mahkumiyet sonrasındaki her şeyinden mahrum kalabilirdik.

Dostoyevski’nin Ezilenleri’nde Nataşa belli bir zamana kadar gelenekleri yıkamayandır ancak bir müddet sonra bunu gerçekleştirir ve aşkı için ailesini terk eder, bu da herhalde Dostoyevski’nin o zamanlardaki aile baskısını eleştirel biçimde yansıttığı bir durumdur. Bu eser zaten baştan sona Nataşa’nın bulutlu, sisli yaşamını konu almıştır, bir de buna paralel olarak küçük kız Nellie’nin sefil hayatını da birleştirerek Vanya, Nataşa, Nellie üçgeninin hayatıdır aslında bu. Vanya’nın tavan arasındaki, kir, pas, örümcek ağları içindeki, küflü yatağındaki, tozlu ve üzerinde kitaplarınında bulunan masasının da yer aldığı bir batakhanede sefalet içindeki yaşamı kim bilir belki de Dostoyevski’nin hayatından bir parça şeyler taşır. Nataşa ve Nellie çileli, bedbaht insanlardır, alçakgönüllü oldukları kadar. Bu eserde baştan aşağıya aşılanan Vanya’nın alçakgönüllü biçimde kendi mutluluğunu Nataşa’nın mutluluğu için feda etmesi ve sefil, yalnız bir kıza yardımda bulunup kendi çöplüğünde ona bakmasıdır. Kitabı okuyanların bir yerlerinde güven duygusu uyandırabilecek kadar samimi ve yüce gönüllü bir insandır Vanya, Dostoyevski’nin duyurduğu. Belki de onun bütün eserlerindeki baş karakterleri toplasak çağımız ve de gelecek için belki de hep soru işareti olarak kalacak DOSTOYEVSKİ karakterine, bilinmeyene ulaşacağız. Kim bilir?

İnsan yaşamdaki gündelik mutluluklar, tutkuların gelip geçiciliğinin bilincindeyse herhangi bir şey karşısında büyük sevinçler, büyük beklentiler içine girmez. Hayret edilebilecek bir durum var mıdır hiç? Sokratik etiğin ana temasını oluşturan ruh ve beden ikilemindeki çürüyen bedenin geçiciliğini bırakıp kalıcı ve ölümsüz olana, ruha itina göstermek aslında Dostoyevski’nin karakterlerinde de görülür. Biçimsiz bedene ve aynı oranda da yüce ruha sahip insanlar oluşturur onun alçakgönüllü ve de değerli olan insanlarını romanlarında.  Her şeyi olağanına bırakıp, hayatın akışını karşıdan bir yerlerden izlemek en iyi olanıdır belki de. Kimileri için yaşam beklentiler doğurur ve bunun için vardır, kimileri içinse insan doğumuyla birlikte ölmektedir hem de insan tam bir bilince kavuştuktan sonra farkına vardıkları tek beklentileri olan -hiç doğmamış olmayı da- yaşam ellerinden aldığı için bir arayış içinde değildirler. Bu uç noktalar insan için tehlike teşkil eder, bir orta nokta bulmak gerekmektedir ve Dostoyevski’nin karakterlerinde bu gergin ipin uç noktalarında dolaşanlarda çıkagelir çoğu kez.

Bunları yazmamın sebebi benim için Rus edebiyatının miheng taşı olan Dostoyevski’nin kendi çapımda savunmasını yapmamın yanında mutsuzluğumun, kayıtsızlığımın dışa vurumunun değişik bir formudur aslında.

Onun gözüpekliğini, onun aykırılık cesaretini başka hiç kimse gösterememiştir bu konuda. Taşkın sefaletten damlayan sefil yaşamların arasından parlayan bir elmas gibi çıkmıştır o eleştirel, gerçekçi ve de en önemlisi yer altından, lağım farelerinin pineklediği, kokuştuğu yerden, vebanın kaçınılmaz olduğu yerden çıkmıştır güneşiyle aydınlatılan yeryüzüne. Oradan haykırmıştır insanlara fakat sesini duyuramamıştır, ve yığınlar arasında o hep tek başınadır. Aynı yere bakarlar ama aynı yeri görmezler, aynı yerdedirler ama aynı şeyleri hissetmezler.

"Dostoyevski’nin ilk romanı olan İnsancıklar, zamanın ünlü edebiyat eleştirmeni Bielinski’nin övgüsünü kazanmış. Romanda, öksüz bir kıza aşık olan, aşkını sevecenlikle gizlemeye çalışan yoksul ve yaşlı bir katibin öyküsü anlatılmıştır."

(Bkz: Dostoyevski, Ölülers Evinden Anılar, Bordo-Siyah, sf.5)

Yaşlı, hasta Makar Devuşkin ile genç, öksüz kız Varenka'nın samimi mektuplaşmalarında hep bu iki insanın birbirlerine ne kadar düşkün olduğu ve her biri öteki için elinden gelen her şeyi yapmaya hazır bir vaziyettedir. Nitekim yaşlı Devuşkin ne kadar yoksul ve yaşadığı virane bir çöplük gibi, birçok bedbaht insanın yaşadığı bir sığınma evi olsa da yaşlı katip Varenka'ya her durumda kendi halini unutup yardım eder. Yıkıcı bir olay gerçekleşir Devuşkin için daha sonraları, yegane mutluluk kaynağını kaybetmiştir. Varvara Alekseyevna (Varvara) zengin bir adamla evlenecek, uzaklara gidecektir, ve bu iki insan sonsuza dek birbirlerinden kopacaklardır. Belki onların yaşamlarında doğru olan budur, ve belki de böyle daha fazla mutlu olmasalar ve yaşamlarının hiçbir döneminde saadeti yakalayamamış olsalar bile bu insanların hakikati, onların peşini hiçbir şekilde bırakmayan talihsizlik ya da insanlık adına bütün acıları yaşamışlık, kırbaçlanmaya alışmış bir atın deli cesaretini, dayanma gücünü onlara vermiştir. İşte budur onların tek tatminkarlığı...

Dostoyevski'nin romanlarında, özellikle de Beyaz Geceler'de gerek baş kahraman gerek Nastenka ve çevredeki diğer insanlar birbirlerinin varlığından bihaber ve başkalarından yalıtılmış biçimde yaşarlar.

""Hayalperest" şehirde kimseyi tanımadığından yakınır, fakat Nastenka'nın da tanıdığı yoktur, Fontanka civarında karşılaşılan ihtiyarında ve anlaşılan şehir dışına çıkınca karşılaşılan yoldan gelip geçenlerin de. Hatta yaşlı Matryona'nın da kimsesi yoktur. Şehirde insanlar birbirinden yalıtılmış bir halde yaşarlar; yalnız kimseler ve aileler vardır. Hayalperest sürekli olarak maskelidir, rol yapmaktadır."

(Bkz: Dostoyevski, Beyaz Geceler, Bordo-Siyah, sf. 12)

Kitabın önsözünde başkahraman için "hayalperest" lakabı kullanılmış ben de öyle diyorum, zira bir adı yoktur onun, adsız ve yalnız o, hiçbir şeye sahip değil. Bu hayalperest belki de Dostoyevski'nin kısmi bir karakterinin yazıya yansımış halidir.

Yaz gelince sokaklarda boğucu, sıcak hava, inşaat sesleri, tozlar ve yazlıklarına kaçan insanlar. Hayalperest'in aslında sima olarak çok iyi tanıdığı o insanları çok iyi tanıyor o, avare avare dolaşırken. O sadece yaz geldiği zamanlar değil her zaman yalnız.

Hayalperest ile Nastenka'nın uzun yaz, gece serüvenlerinin ve aynı oranda Hayalperest'in düşlerinin bittiği, kendince yaşamının anlamını yitirdiği, artık gözlerinin önünü, bedeninin yanıbaşını karanlık gölgelerin kapladığı, her şeyin ulaşılmaz olduğu, kendisinin yerin dibine girdiği, Nastenka'nın ise göğün ardına, yıldızlara erdiği o anı, çok iyi anlatıyor şu tasvirler:

"...Matryona'ya baktım... Bu hala şen, dinç bir ihtiyardı, ama neden bilmiyorum, birden bana gözlerinin feri sönmüş, yüzü kırışıklıklarla kaplı, kamburu çıkmış, dermansız bir halde göründü... Neden bilmiyorum, birden odam da, tıpkı ihtiyar gibi yaşlanmış göründü bana. Duvarlar ve zemin renksizleşti, her şey kir pas içindeydi; neden bilmiyorum, pencereye baktığımda, bana öyle geldi ki karşıda duran ev de yıpranmış ve kararmıştı kendince, sütunlardaki sıvalar kopmuş ve dökülmüştü, kornişler kararmış ve çatlamıştı, canlı koyu sarı renkli duvarlar lekelenmişti..."

"Ya da gün ışığı, bir an için bulutların arkasından görünmüş, sonra bir yağmur bulutunun arkasına saklanmıştı da, her şey gözümde yine rengini kaybetmiş; ya da, belki de, çok tatsız ve hüzünlü bir biçimde geleceğimin bütün perspektifi bir an için görünüp kaybolmuştu ve ben kendimi tam on beş yıl sonra, yaşlanmış bir halde, tıpkı şimdi olduğu gibi yine aynı odada, yine yalnız, yine bütün bu yıllar boyunca bir parça olsun akıllanmamış olan Matryona'yla birlikte görmüştüm..."

(Bkz: Dostoyevski, Beyaz Geceler, Bordo-Siyah, sf.96)

"1864 ve 1865 yılları Dostoyevski için zorluklarla geçti. Karısını ve kardeşini kaybetti, borca batmış dergisini kapattı. Alacaklıların hapis tehditleri üzerine bir yayıncıdan avans alarak Avrupa'ya gitti. Rusya'ya döndükten sonra hızlı bir çalışma temposuyla Suç ve Ceza ve Kumarbaz'ı yazdı. Suç ve Ceza bir anlamda paranın temel sorun olarak ele alındığı toplumsal bir romandı."

(Bkz: Dostoyevski, Ölüler Evinden Anılar, sf. 6)

Buhran dönemlerine denk gelen bu iki roman aslında bir bakıma Dostoyevski'nin yaşamından kesitler sunuyor bize. Suç ve Ceza'da para sıkıntısı ve de hastalıklı ölen insanlar hep Raskolnikov'un çevresinde. Genç bir öğrenci belki de hayatının baharında kafasındaki kaosu, karışıklığı kaldıramamanın verdiği ruhsal çöküntüyle kontrolden çıkarak gayesinin ne olduğunu bilmediği cinayetler işliyor. Mahvolmuş bir gençliğin, yeşeren gençlik ümitlerini ikinci baharında, sürgün cezası sona erdiği zaman, yeni bir hayat, yeni bir güneş, yeni umutlarla dolu bir gelecek vardır ardında kötü günlerin daima...

"...Çar 1. Nikolay'ın baskıcı yönetimi altına girince, bütün hayatını geri dönüşsüz bir biçimde etkileyecek dört yıllık bir mahkumiyet dönemini geçirmek üzere, 10 aylık bir tutukluluk süresinin ardından, idamın eşiğinden dönüp 23 Ocak 1850'de Batı Sibirya'daki Omsk Cezaevi'nin kapısından içeri girdi..." (Bkz: Dostoyevski, Ölüler Evinden Anılar, Bordo-Siyah, sf. 11)

Kendi ağır yaşam koşulları ve talihsizliklerine bir yenisi de yukarıdaki hadiseyle eklenmiş olan Dostoyevski, karanlık dünyasında yalnızlık orada, cezaevinde de peşini bırakmadı. Goryançikov üzerinden kendi cezaevi, mezarlık kapılarından içeri girip tabutta gömüldükten sonraki anıları, eriyen, yavaş yavaş yok olan umutlarını, değişik boylardaki insanların birbirlerine karşı olan küçümsemelerini , o cezaevinin, kapalı kutunun dışarısındaki nehrin, köyün, ormanın, Sibirya'nın ya da kısacası özgürlüğe bu insanların nasıl hasret çektiği, ve kimilerinin de (özel sınıf) dan olanların artık bu karanlığın, çıkmazın içine kurulu, hiçbir zaman çıkamayacakları bu yeryüzü üzerindeki cehennemden, harab olmuş biçimde, kaybedecek başka bir şeyleri yokmuşcasına her şeyi, herkesi önemsemez bir halde, ölümü, buradaki yok oluşlarını, birçok insan arasındaki anlamsız, umutları olan diğerleri yanında artık güneşi, gökyüzünü, ormanları göremeyecek ve her şeyleri tükenmiş, son haddeye ulaşmış bu bahtsızların gecesi gündüzü, yaşaması ölmesi, gülmesi ağlaması, bir ve aynıdır...

 

Ve bunu kendi ağzından, gözlemlediklerinden anlatan Dostoyevski; bu adamı tek yalnız bırakmayanlar, onun bugün okunmasına, tartışılmasına ve de hakkında bir şeyler yazılmasına neden olan ilham perileri olsa gerek.

 

 

 

 

.