M(x,y)dx+N(x,y)dy=0
(t=x değişkeni için M(t,y)dt+N(t,y)dy=0)
şeklindeki bir diferansiyel denklem
f(x)dx +ϕ(y) dy=0
şekline dönüştürülebiliyorsa ‘değişkenlere ayrılabilir tipte diferansiyel denklem’ adını alır.
f(x)dx +ϕ(y) dy=0 denkleminin her terimi yalnız bir değişken ve bu değişkenin
diferansiyelini içerdiğinden terim terim integral alınabilir. Bu durumda
∫ f (x)dx + ∫ϕ ( y)dy = c
F(x) + φ(y)=c
çözümü elde edilir.
http://www.karto.itu.edu.tr/derslerimiz/diferansiyel/index.htm.M(x,y) için a skaler olmak üzere M(ax,ay)=ar M(x,y) bu fonksiyona ‘‘r inci dereceden
homojen bir fonksiyondur’’ denir.
Eğer M(x,y) ile N(x,y) aynı mertebeden homojen fonksiyonlarsa buna ‘‘homojen 1.
mertebeden diferansiyel denklem ’’denir. y=vx dönüşümü bu denklemi değişkenlere
ayrılabilir hale getirir.
Eğer dy/dx=y’=f(x,y) şeklindeki bir diferansiyel denklemde f fonksiyonu sadece x’e
veya sadece y’e değil de, onların x/y veya y/x oranlarına bağlı ise bu diferansiyel
denklem homojendir denir ve
dy/dx=F(y/x) şeklinde tanımlanır.
(Ekleme: Son kısımda sadece biçimsel olarak değişiklik yapmak zorunda kaldım. Bölüm işaretini yatay konumdan çapraz konuma getirerek)
http://www.karto.itu.edu.tr/derslerimiz/diferansiyel/index.htm
.
"...Uzay uçuşları bilimsel buluşlar bakımından son derece zengin
sonuçlar vermektedir; karşımıza yepyeni ve umulmadık olguları çıkarmış
ve doğal olarak beğeniyle karşılanmışlardır. Ancak her uçuş tehlike
unsurunu da içerir. Şimdilik her uçuş deney uçuşu niteliğindedir ve
başarı yüzde yüz güvenceli değildir. Britanya Jodrell Radyo-Teleskop
Bankası Yöneticisi Profesör Sir Bernard Lovell uzay uçuşlarında
karşılaşılacak tehlikeleri ustaca anlatmıştır. "Karşılaşılan tehlike
yepyeni, şimdiye kadar görülmemiş ölçüde bir cesareti gerektirecek
büyüklükteydi. Ruslar ve Amerikalılar" diye sürdürüyordu Lovell "bu
yeni cesaret örneğini göstermektedirler, ancak Dünya çevresinde
yörüngeye girmenin tehlikesi ne denli büyük olursa olsun Ay a iniş
yapıp ardından Dünya ya dönmenin riski hesaplanamayacak ölçüde
büyüktür..."
(Psychology and Space, sf. 108,109)
Kuşkusuz bir cesaret işidir ilk başta Astronot olmak. Bunların
eğitimleri, alışma zamanı, irade gücü, psikolojik bakımdan bunu
kaldırıp kaldıramayacağı gibi faktörler de önemli. Çünkü insan
bilmediği, hakkında en ufak bile fikri olmadığı yere heyecanla ve de
bunun yanında korkuyla bakar. Korku ve heyecanın birarada bulunduğu
buna benzer şey pek sık görünür bir şey değildir.
Yuri Gagarin tam da başlıktaki gibi Dünya'nın kendince küçülüşüne, onu
izleyenler için de onun aracının yok olmasına tanıklık etmeden önce
röportaj vermiştir. Tarihin ilk yörünge uçuşunu gerçekleştiren Yuri
Gagarin, bu görevin kendisine verilmesinden dolayı büyük bir mutluluk
duymuştu. Hareketten az önce verdiği demeçte şunları söylüyordu:
"...Bildik bilmedik tüm sevgili dostlar, yurttaşlar, tüm ülkelerin ve
kıtaların halkları! Birkaç dakikaya kadar güçlü bir uzay gemisi beni
evrenin uzaklarına taşıyacak. Size hareketten önceki şu birkaç
dakikada ne söyleyebilirim ki? Tüm yaşamım gözlerime tek bir güzellik
anı gibi görünüyor. Şimdiye değin yaptığım, yaşadığım her şey, bu an
için yapılmış ve yaşanmıştı. O denli uzun süre ve coşkuyla
hazırlandığımız deneme saati bu kadar yaklaşmışken duygularımı tahlil
etmenin benim için ne zor olduğunu anlıyorsunuzdur. Benden tarihin ilk
uzay uçuşunu gerçekleştirmem istendiği anda duyduklarımı aktarabilmek
zor. Sevinç miydi? Hayır, yalnızca sevinç değil. Gurur? Hayır yalnızca
gurur da değil. Sonsuz bir mutluluk duydum. Uzaydaki ilk insan olmak,
doğayla şimdiye değin hiç kimsenin yapmadığı şekilde ve tek başına
yüzyüze gelmek daha fazlasını düşleyebilir miydim?... Uzay uçuşuna
çıkmak üzere olduğum şu anda mutlu muyum? Tabii mutluyum. Gerçekten de
insanoğlu her çağda ve her yerde büyük keşiflere katılmaktan büyük
mutluluk duymuştur..."
(Psychology and Space, sf. 115)
Gökyüzüne baktıkça ve karanlığın içinden parlayan yıldızları gördükçe
orada olmamayı istemek gibi bir duygu kalmıyor sanki insanda. Yuri
Gagarin bir ilkti. Aslında şöyle söylemek daha doğru: Dönen ilk
canlıydı/insandı. Uçuş tarihinin arka geri sayfalarına bakıldığında
giden canlılar, köpek, fare. Challenger Uzay Mekiği'nin ihmallerden
dolayı gökyüzünde patlaması:

"...27 Ocak 1986 günü Challenger Uzay Mekiği nin fırlatılışı için tüm
dünyanın gözü Florida daki NASA üssüne çevrilmişti. Mürettebatta
bulunan 37 yaşındaki öğretmen Christa McAuliffe, uzaya çıkan ilk sivil
olabilmek için 11 bin adayı geride bırakmıştı. Bu sayede toplumun
Amerikan Uzay Programı’na karşı azalan ilgisini yeniden canlandırmayı
uman NASA, Challenger Uzay Mekiği projesinin ‘Uzayda Bir Öğretmen’
sloganıyla manşetlerde yer almasından son derece memnundu.
Önceden birkaç kez ertelenen fırlatışın medyanın da büyük ilgisi
yüzünden artık gerçekleşmesi gerekiyordu. Beklenmedik soğuk havanın
bir takım komplikasyonlar doğurmasından endişe edilse de Görev Kontrol
Merkezi sorun çıkmayacağı konusunda iyimserdi. Oysa ki NASA için
teçhizat üreten firmalardan en büyüğü olan Utah daki Morton Thiokol da
toplanan Mühendis Roger Boisjoly ve meslektaşları mekiğin mevcut
koşullarda fırlatılmasının bir faciayla sonuçlanabileceğinden korkarak
NASA’yla kontakt kurmuş ve fırlatışın ertelenmesi gerektiğini dile
getirmişti..."
http://www.ntvmsnbc.com/news/459837.asp
İşte bu olay iyi açıklıyor. Bir insanın tehlike karşısındaki
gözüpekliğini. Yedi Astronot ABD'nin kendi iç politikasından
kaynaklanan ihmal nedeniyle gökyüzünde hiçliğe adım attılar zamanında.
İşte asıl söylemek istediğim uzaya ilk çıkan canlının Yuri Gagarin
değil, ilk dönebilmeyi başaranın o olduğudur. Ancak tabii ki bu
Challenger faciasını alamayız çünkü bu olurken Gagarin ölmüştü bile.
Ancak çok daha eskilerden, roketin daha henüz geliştirilemediği
dönemlerde ve ondan da önce gerek paraşütlerle gerekse de Dünya dan
kurtulabilecek kadar ivmelenme gücüne sahip olmayan roketlerle
insanlar denemeler yapmışlardır. Ne olmuştur o zaman? Gökyüzünde,
atmosferde ya da düşerek ölmüşlerdir. Bu da o zamanlar insanın doğa
karşısındaki acizliğini ortaya koymaktadır. Doğa insana üstün
gelmiştir. İnsan bu yönüyle eksik kalmıştır, tam değildir, değil
kusursuz kusursuza yakın bile değildir o zaman. Şimdi ise bir yandaki
Mars a ya da bize en yakın olan uydumuz Ay a gitmiştir, ayak
basmıştır, ama bu hala bir eksikliktir. Evet dünya belki gözümüzde
küçülüyor uzaklaştıkça ama yok olacak kadar uzaklaşılmadı bugüne
kadar, dış gezegenlere ve bunun da yanında Samanyolu Galaksisi nin
dışına çıkamadı, Andromeda ya gidemedi.
Sonuç olarak her defasında daha uzağa gidildi, daha ıssız olanına daha
karanlığına. Ama hiçbir zaman Dünya yı bir hiç olarak görecek kadar
uzaklaşılamadı, küçüldü ama yok olmadı...
.
AURORALAR
Üzerinde yaşadığımız bu mavi gezegen, bize olağanüstü güzellikler sunuyor. “Buz gibi” soğuk olan, hatta buzlarla kaplı olan, kutuplarda bile başka hiçbir yerde göremeyeceğiniz bir güzellik var ki, insan bazen oralarda yaşamak istiyor. Bu, gökyüzünde parıldayan mükemmel bir ışık gösterisi. Adı da “Aurora”.
Önce ufukta bir ışık parıltısı, ardından tüm gökyüzünü kaplayan hareketli bir ışık perdesi. Kuşkusuz, bu mükemmel doğa olayını bu kadarla anlatmak yeterli olmaz.
Auroralar binlerce yıl boyunca insanları ve kültürlerini etkilemiş; kimi zaman efsanelerine konu olmuş, kimi zaman da ondan korkmuşlar, hakkında pek çok öykü yazmışlar. Auroraların sık görüldüğü bölgelerde yaşayan insanların kimileri bunları dans eden ruhlar, kimileriyse bulutlardan yağan kan damlaları gibi yorumlamışlar. Auroralar kimi zaman doğaüstü bir güç, kimi zaman da savaş ve yıkımın habercisi olarak görülmüş.

Tabii, en başından beri bilim adamlarının da ilgisini çekmişler auroralar. Bu ilginç doğa olayına ilişkin pek çok kuram ortaya atılmış. Bazı kuramcılar bunları gökteki buz kristallerinde yansıyan ışık olarak tanımlamış, bazıları da yanan bir ateşin ufukta yansıyan görüntüsü şeklinde yorumlamış.
Ancak bugün biliyoruz ki, auroralar ne gizemli bir doğaüstü olayı ne de bir alev yansıması. Tümüyle Dünya’nın manyetik özellikleri ve Güneş’ten gelen ışınların bize oynadıkları bir oyun.
Bu ilginç doğa olayı iki isimle anılıyor. Bunlardan birisi “Aurora Borealis”, diğeri de “Aurora Australialis”. Aurora, Romalıların şafak tanrısı, boreal ise, Latince’de “kuzey” anlamına geliyor Yani, aurora borealis aslında “kuzey ışıkları” demek. Aurora Australialis de güney kutbunda görülen auroralar yani diğer adıyla “güney ışıkları.”
Atmosferde gerçekleşen bu gökyüzü gösterisi aslında epeyce yüksekte oluyor. Hatta bir jet uçağının ulaşabileceği yükseklikten 10 kat daha yüksekte. Genellikle halka, spiral ya da perde şeklinde hareketli görüntülerle kendini gösteriyor. Boyutlarıysa her seferinde farklı farklı.
Peki bu garip ışık oyunu nasıl oluşur? Bunu anlamak için önce Dünyamız ve etrafını saran ortam hakkında biraz bilgi edinmeliyiz. İlk olarak soluk almak için gereksinim duyduğumuz atmosfer. Atmosferimiz, Dünya’yı çevreleyen gaz katmanlarından oluşur. Bu katmanların en dışında bulunanlarının ismi iyonosfer. İşte bu katman auroraların oluşumunda çok önemli rol oynuyor. Diğer önemli bir etkense Dünyamızın manyetik alanı. Dünyamızın çekirdeği aslında büyük bir mıknatıs gibi davranır ve Dünya etrafında Manyetosfer olarak adlandırılan bir manyetik alan yaratır. Eğer bir mıknatısla oynamışsanız, etrafındaki cisimleri nasıl etkilediğini gözlemlemişsinizdir. İşte, Manyetosfer de buna benzer. Tüm bu etkenlerin yanı sıra üçüncü bir temel etken de Güneş. Aslında Güneş’in de bir manyetik alanı var. Ayrıca Güneş’te sürekli üretilen ve dışarı püskürtülen elektrik yüklü minik parçacıklar vardır. İşte, Güneş’in bu parçacık yağmurunun, manyetik alanıyla birlikteliğine “Güneş rüzgarı” adı veriliyor. Yani, Dünya’nın atmosferi, manyetik alanı ve Güneş rüzgarları auroraların oluşmasında üç temel etken.
Auroralar kısaca, Güneş rüzgarıyla gelen elektron gibi yüklü parçacıkların Dünyamızın manyetik alanıyla etkileşmesi sonucu oluşuyor.
Güneş’in ve Dünya’nın gerçek boyutlarını hayal etmeye çalışalım. Örneğin Dünya bilgisayar monitörünüzdeki minik bir nokta olsun (bu noktalara bilgisayar dilinde “piksel” deniyor.) Bu durumda Güneş 110 nokta genişliğinde bir daire olacak. Güneşle Dünya arasındaki uzaklıksa 11.728 nokta olacak. Çoğu bilgisayar monitöründe bu kadar noktayı yan yana bulamazsınız. Yani Dünya dışındaki uzay gerçekten çok büyüktür.
Bu bilgisayar monitörü ya da televizyon ekranında, elektronların kaynağı katod adı verilen bir tür elektron tabancası. Güneş de buna benzer bir yüklü parçacık kaynağıdır. Güneş çok ama çok sıcak olduğu için, elektronlar ve atomları bir arada sürekli duramazlar. İşte bu olağanüstü koşullara bilim dilinde plazma adı veriliyor.
AURORALAR, GÜNEŞ RÜZGARIYLA GELEN ELEKTRON GİBİ YÜKLÜ PARÇACIKLARIN DÜNYAMIZIN MANYETİK ALANIYLA ETKİLEŞMESİ SONUCU OLUŞUYOR.

Bazen bir plazma alevi Güneş’ten fırlayarak uzaya yayılır. Eğer bu yayılma Dünya’ya doğru olursa, Dünya’nın manyetik alanı bu plazmayı güney ve kuzey kutuplarına doğru yönlendirir. Tıpkı televizyon ekranındaki elektromıknatısların elektronları ekrana yöneltmesi gibi.
Dünya’nın manyetik alanının yönlendirdiği parçacıklar kutuplarda belli bölgelerde halka şeklinde bir yapı oluşturacak şekilde yoğunlaşırlar. Her tarafı aynı kalınlıkta olmayan bu halka şeklindeki yapıya “Aurora Ovali” denir ve bu oval, kutup noktalarını çevreler.
Eğer Güneş’ten gelen Güneş rüzgarı’nın şiddeti büyükse bu oval kalınlaşır ve Amerika’nın ve Avrupa’nın kuzeyini de kaplar. Ancak Güneş’in bu etkinliği zayıfsa oval incelir.
Gelelim auroraların oluşumuna. Atmosferin dış katmanı aurora görüntüsü oluşturmak için ışıldayan malzeme gibidir. Güneş rüzgarıyla gelen parçacıklar, yeterli enerjileri varsa atmosferdeki atomlarla çarpışırlar. Bu çarpışma sonrası atomlar bu parçacıklardan enerji alırlar ve uyarılmış hale geçerler.
Görece daha yüksek tabakalarda bulunan oksijen atomlarının bazen bu çarpışmalar sonrası ortaya çıkardığı ışığın rengiyse mavi. Bazı azot atomları, özellikle iyonlaşmamış, yani elektronlarını kaybetmemiş olanları eflatun-kırmızı renkte ışık yayarlar.
Bu renklerin dışında, auroraların bir ilginç özellikleri daha var. Bu da hareketli olmaları. İyonosfer ve manyetosferde görebileceğimiz çok çeşitli hareketlilikler vardır. Bu etkilerin hemen hemen hepsi Güneş rüzgarındaki elektrik ve manyetik alanlarıyla Dünyanın manyetik alanlarının etkileşmesi sonucu olur.
Güneş rüzgarıyla Dünya’nın manyetik alanı, Dünya’dan binlerce kilometre uzakta karşılaşsalar bile güçlü kuvvetler devreye girerek Dünya’nın manyetik alanını etkilerler. İşte bu etkileşim sonucu ortaya çıkan manyetik alandaki değişmeler, auroraların hareketli yapısının temel kaynağıdır.
Güneşin etkinliğinin fazla olduğu, yani Güneş rüzgarının şiddetli olduğu dönemlerde, yüklü parçacıklar Dünya’nın manyetik alanına daha fazla nüfuz ederler. Böylece, atmosferdeki çarpışma sonucu ortaya çıkan ışık Dünya’nın manyetik alanı tarafından Güney kutbuna yöneltilir. Bu durumda da Güney kutbundaki auroralar, yani güney ışıkları gözlenir.
Dünya’nın manyetik alanını görmemiz mümkün değildir, bu nedenle bu alan resimle gösterilirken çizgilerle ifade edilir. Yüklü bir parçacığın hareketi, parçacığın etrafında bir manyetik alan oluşturmasına neden olur. Dünya’nın manyetik alanından etkilenerek atmosferin üst tabakalarına doğru yönelen bu parçacıklar bazen çok sayıda olurlar. Bu durumda, bu parçacıkların kendi manyetik alanlarıyla Dünya’nın manyetik alanı etkileşir ve böylece ortaya çıkan aurora görüntüsü dans edercesine hareket eden mükemmel görüntüler oluşturur.
Auroraların boyutları ve şekilleri, daha önce de söylediğimiz gibi, Güneş rüzgarının ne kadar hızlı olduğuna bağlı. Güneş sakin bir dönemindeyse, aurora ovali ince olur. Ama Güneş çok aktifse, Güneş rüzgarının Dünya’nın manyetik alanı ile çarpışması da şiddetli olur. Ortaya çıkan aurora ovali de daha kalın olacağından daha geniş bir bölgeyi kaplar.
Değişik bölgeleri değişik kalınlıklarda olan aurora ovalinin en ince kısımları Dünya’nın Güneş gören aydınlık bölgelerinde görülür. Kalın tarafıysa, karanlık yani akşam olan bölgelerde gözlenir. Eğer aurora ovalinin kuzeyinde bir yerde yaşıyorsanız, aurorayı akşamın erken saatlerinde kuzey ufukta görürsünüz. Bu durumda aurora güneye doğru hareket eder. Bu hareketliliğin nedeni aslında, Dünya’nın aurora ovalinin altında dönüşü nedeniyle, bulunduğunuz yerin konumunun bu ovale göre değişmesidir.
Eğer aurora ovali yakınlarında yaşıyorsanız, auroraları geceleri ve çok net olarak görürsünüz. Ovale uzak bir yerde bulunuyorsanız, yalnızca Güneş rüzgarının şiddetli olduğu durumlarda, yani ovalin kalınlaştığı durumlarda görebilirsiniz. Örneğin, Amerika ve Avrupa kıtasının kuzey bölgelerindeki bazı ülkelerde yaşayanlar on yıl içerisinde yalnızca birkaç kez bu olaya tanıklık ederler. Bu kıtaların güneyindeki ülkeler hatta Meksika’da yaşayanlar, şansları varsa, yaşamları boyunca bir kez bu ışık gösterisini izleyebilirler. Ancak ne yazık ki, bu oval hiçbir zaman bizim ülkemizi kaplayacak kadar genişlemez. Dolayısıyla bizim ülkemizden, bu muhteşem olayı görmemiz mümkün değil.
Peki Güneş ne zaman çok etkin olur? Bunun yanıtı da Güneş lekelerinde gizli. Güneş’te Güneş lekeleri adı verilen siyeh bölgeler bulunur. Bu lekeri izleyen bilim adamları, her 11 yılda bir bu lekelerin sayısının arttığını gözlemlemişler. İşte, bu Güneş lekelerinin çoğaldığı dönemler Güneş’in en etkin olduğu dönemler. Bu dönemde Güneş, uzaya daha fazla enerji salıyor. Dolayısıyla auroralar Güneş’in bu aktif olduğu dönemlerde çok daha büyük, daha net oluyorlar ve daha fazla yerden gözlenebiliyorlar. Güneş’in bu etkin olduğu dönemlerden en sonuncusu 2000 yılıydı. Yani bu hareketliliğin tekrar artacağı yıl 2011 yılı...
Kaynak: ( Bilim ve Teknik Haziran 2008 Eki sf. 6-9)
.

Hepimiz zaman kavramına alışkınız. Çünkü, yaşamımızı buna göre düzenliyoruz. Ama eğer gökbilimle, en azından amatör gökbilimcilikle ilgileniyorsak "meridyen", "yerel Güneş zamanı", "yerel ortalama zaman" ve "evrensel zaman" gibi kavramları bilmemiz gerekir. Bu kavramları öğrenirsek, gök olaylarının bulunduğumuz yerde gerçekleşeceği zamanları kolayca bulabiliriz.
Çoğu gök olayının gerçekleşeceği zamanlar önceden hesaplanabilir ve bunlara çeşitli kaynaklardan ulaşabiliriz. Ancak, gerçekleşme zamanları genellikle evrensel zamana göre verilir. Olayın bizim bulunduğumuz yerde ne zaman gerçekleşeceğini bulmak için basit bir hesaplama yapmak gerekir. Özellikle, tutulmalar ve örtülmeler gibi gök olayları için, zamanın duyarlı biçimde hesaplanması önemli.
Günlük yaşamda, Güneş'in gökyüzünde en yüksek konumuna ulaştığı ana "öğlen" diyoruz. Güneş ya da herhangi bir gök cismi, gökyüzünde güney yönündeki en yüksek konumuna ulaştığında, "meridyende" oluyor. Meridyen, Latincede "öğlen" anlamına geliyor. Güneş, meridyenden geçtiği an öğlen oluyor. İşte buna bakarak düzenlenen zamana "yerel Güneş zamanı" (local apparent tim, LAT)deniyor.
Gezegenimiz, Güneş'in çevresinde dolanırken bir elips çizer. Bu, Dünya'nın ekseninin eğikliğiyle birleşince, mevsimsel olarak öğlen zamanlarının kaymasına yol açar. Güneş, mevsime bağlı olarak meridyenden bazen yaklaşık 15 dakika erken, bazen de bir o kadar geç geçer. Bu nedenle, gözlenen yerel saatte bir düzeltme yapılması gerekir. İşte yerel Güneş zamanının düzeltilmiş haline "yerel ortalama zaman" (local mean time, LMT)denir.

Yeryüzünde, boylamları farklı olan herkes için yerel ortalama saat farklıdır. Örneğin, İstanbul'da yaşayan biriyle Samsun'da yaşayan biri için yerel ortalama saatler farklıdır. Bu farkın dile getirilmesi gökbilimciler için önemli olabilse de günlük yaşamı zorlaştıracağı da bir gerçek. Eğer saatimizi bu zamana göre ayarlamak zorunda olsaydık, doğuya ya da batıya yapacağımız her birkaç kilometrede bir saatimizi ayarlamak zorunda kalacaktık.
Bu sorunu çözmek için, "standart zaman" denen bir kavram kullanılıyor. Buna göre, yeryüzü birer saatlik zaman dilimlerine ayrılmış durumda. Belli bir zaman dilimi içinde tüm saatler aynı zamanı gösteriyor. Bu durum günlük yaşamı kolaylaştırıyor. Türkiye içinde zaman farkı bulunmazken, Orta Avrupa'ya gittiğinizde saatinizi bir saat, Batı Avrupa'ya gittiğinizdeyse saatinizi iki saat ileri almanız gerekiyor.
0 derece boylamın, İngiltere Greenwich'te bulunan Eski Kraliyet Gözlemevi'nden geçtiği varsayılıyor. İşte bu boylamdaki zaman, "evrensel zaman" (Universal Time, UT) olarak kabul ediliyor. Bir gök olayının zamanı belirtilirken, genellikle evrensel zaman cinsinden verilir. Olayın sizin zaman diliminde ne zaman gerçekleşeceğini bulmak için, bu zamana bulunduğumuz bölgedeki zaman farkını eklemek gerekir. Greenwich'in doğusundakiler zaman farkını evrensel saate eklerler. Batısındakilerse çıkartırlar. Türkiye'nin bulunduğu zaman dilimi, evrensel saatin iki saat ilerisindedir. Evrensel saat, ileri saat uygulamalarından etkilenmez. Yani ileri saat uygulamasında, evrensel saatle Türkiye'nin bulunduğu zaman dilimi arasındaki fark 3 saat olur.
Bir saat diliminin batısı ve doğusu arasında bir saat vardır. Yani, özellikle tutulmalar ve örtülmeler gibi zamanlanmanın önemli olduğu gök olaylarında bulunduğumuz boylama göre ayarlama yapmak gerekir. Örneğin, zamanı 00:00 UT olarak verilen bir gök olayının Ankara'da gerçekleşeceği zamanı bulmak için bu saate 2 saat ekleyerek zamanı duyarlı biçimde hesaplayamayız. Ankara eğer 30 derece boylamda olsaydı bu doğru olurdu. (İki boylam arasında zaman farkı 4 dakikadır. Buna göre 0 ile 15 derece boylam arasında bir saat, 0 ile 30 derece boylam arasında 2 saat zaman farkı bulunur.) Ankara yaklaşık 33 derece boylamda olduğu için, evrensel saatle arasında 33x4=132 dakika fark vardır. Buna göre, 00:00 UT'de gerçekleşeceği belirtilen bir gök olayı, Ankara'da Türkiye zaman dilimine göre 02:12'de (ileri saat uygulaması varsa 03:12'de gerçekleşecektir.)
Alp Akoğlu
Kaynak: Bilim ve Teknik, Ekim 2007, Sayı 479, sf. 96
.
YERKÜRE'NİN TARİHİ
ERDEM SÖYLER
Bazı bilim adamları dünya, güneş ve güneş sisteminin aynı anda var olduğuna inanmaktadırlar.
Günümüzde geçerli olan bilimsel görüş, dünyanın güneşteki bir parçalanma sonucu meydana gelmiş olmasıdır. Güneşten kopan bir parçadır dünya. 10 milyar yıl önce güneşten koparak erimiş kayalar ve yanan gazlardan oluşan dünya sonraları soğumaya başlamış ve yeryüzü oluşmuştur. Milyonlarca yıl süren değişimler de dünyaya şimdilerdeki halini vermiştir. Dünyanın bir lav halinde bulunduğu süreden soğuması ve yeryüzünün oluşması arasında 5,5 milyar yıl vardır. Yani yeryüzü 4,5 milyar yıl yaşındadır.
Yanan gazların soğuyarak kaybolması, atmosferin oluşmasına ve erimiş kor ateş halindeki taşların soğuması yer kabuğunun oluşmasına neden olmuştur.
Milyonlarca yıl süren değişimler dağları, tepeleri, derin çukurları ve daha bir çok yeryüzü şeklini oluşturmuştur.
Dünya, Güneş Sistemi’nin Güneş’e uzaklık bakımından 3. gezegenidir. Üzerinde yaşam barındırdığı bilinen tek gök cismidir. Katı ya da kaya ağırlıklıdır. Büyüklükte dört büyük gaz devinin ardından beşincidir. Tek doğal uydusu Ay’dır.
Fiziksel Özellikleri
Dünya, merkezkaç kuvvetinin etkisiyle basıklaşarak elipsoid şeklini almıştır. Kutuplar arası uzaklık ile ekvatorun çapı arasında 43 km’lik bir fark vardır. (3/1000 oranında basıklık)
Dünyanın ortalama çapı 12.742 km’dir.
GRS80 elipsoidi Dünya’nın biçimine en uygun referans geometrik şekil olarak kabul edilir. Yeryüzü ya da onun bir parçası ideal olarak bu elipsoide göre ölçülür. Ancak, gerek tarihsel alışkanlık, gerekse uygulamadaki kolaylık nedeniyle yeryüzünün topografik yüksekliklerinin deniz seviyesine göre belirlenmesi, uygulamada geoid adı verilen ve ideal bir elipsoidden farklı bir geometrik şekil tanımlamayı gerekli kılmıştır.
Yüzey şekillerinin geoide göre 20 km’lik bir aralık içinde yer aldığı görülür. En yüksek nokta 8.850 m. İle Everest Tepesi, en alçak nokta ise -10.910 m. İle Mariana Çukurluğu’dur.
Dünyanın kütlesi 5,976x10(27) Ekvator çevresi 40.075 km
Dünyanın hacmi 1,083x10(27) -üzeri 27- Yüzey alanı 510.067.420 km (2)
Ekvator çapı 12.756,28 km Karalar 148.847.000 km (2) (%29,2)
Kutuplar arası çap 12.713,56 km Denizler 361.220.420 km(2) (%70,8)
Basıklık 0,003 Eksen eğikliği 23,44* (derece)
Dönme süresi (yıldız günü) 23 sa. 56 dk. 4,1 sn. (0,99727 gün)
Yerçekimi 9,78m/s(2)
Kurtulma hızı 11,18 km/s
Beyazlık (albedo) 0,37
Yüzey sıcaklığı ortalama 14*C (287 K)
En yüksek 57,7*C (331 K)
En düşük -89,2*C (184 K)
NOT: Astronomi ile ilgili bazı önemli referanslar aşağıdadır.
http://csep10.phys.utk.edu/astr
http://solarsystem.nasa.gow/planets