« Önceki | Sonraki »

13/4/2008

STEPHAN HAWKING- "ZAMANIN KISA TARİHİ"

ERDEM SÖYLER





   Kendi sözlerinden;
 "Uzay Zaman konusunda herkesin anlayabileceği bir kitap yazmaya 1982'de Howard'da karar verdim. Daha o zaman bile evrenin ilk zamanları ve kara delikler üzerine, örneğin Steven Weinberg'in The Three Minutes kitabı gibi çok iyisinden , adını anmayacağım çok kötüsüne, pek çok kitap vardı. Ama hiçbirinin, beni evrenbilimi ve tanecik kuramı üzerinde araştırmaya yönelten soruları hakkıyla ele almadığını hissettim..."[1]

   

[1] Stephan Hawking, Zamanın Kısa Tarihi-Büyük Patlamadan Kara Deliklere, sf. 7 Yazarın Notu, Milliyet  Basım Haziran 1989

13/4/2008

CARL SAGAN'IN KOZMOS ADLI KİTABI

ERDEM SÖYLER




    Stephan Hawking'in "Zamanın Kısa Tarihi[1] " adlı kitabının önsözünü yazan New York'taki Cornell Üniversitesi Profesörü Carl Sagan'ın orijinal adı "Cosmos" olan, türkçe çevirisiyle "Kozmos-Evrenin ve Yaşamın Sırları" adlı  kitabının orijinal isimli kapağıdır.



[1]Bkz. Kategorilerim- Kitap- Stephan Hawking-Zamanın Kısa Tarihi

12/4/2008

CLEVELAND’IN KRALI LEBRON’A DAİR



                        Erdem Söyler

 

 

    Dört yıl önce arenalardaki parkelerde bir çift ayak sesi farklı bir biçimde gıcırdamaya başladı. Kendisinden emin, iddialı, cesur bir şekilde NBA’e girdi bu genç adam. Tüm zamanların en iyisi, majesteleri Michael Jordan’dan sonra onun forma numarası olan 23’ü alması ve adeta “yeni Jordan benim” der gibi bir durum içinde olması ilk önce insanlara karşı onlarda bir soğukluk, şımarıklık, kendini beğenmişlik gösterdi.

    Bunlar ta ki Lebron James’in NBA’de aranan yeni, taze bir kan olacağına inanılmaya başlandığı ana kadar sürdü ve Cleveland Cavaliers’a gelişi her şeyi değiştirdi, tıpkı eski ismi Gund Arena olan şimdiki ismiyse Quicken Loans Arena olan ve yenilenen salon gibi.

    Lebron “esti gürledi” biçiminde atıldı, çıktı sahneye ve hiç mütevazi tavırlar takınmaması ise sıradanlık, alçakgönüllülük bekleyen insanların pek hoşuna gitmedi ilk başlarda.

    İlk zamanlarındaki All Star maçında da ıslıklandı, yuhalandı , büyük bir tepki çekti oyunundaki bencillik nedeniyle. Ama onun bazı zamanlarda söylediği ve basketbol dergilerinde de çıkan sözlerinden anladığım hırs gerçekten mütevaziliği kabul edemeyecek kadar sıradışı olması, sıradanlığı kabullenememesini gösteriyor. Ve her zaman dikkatimi çeken Lebron hakkındaki kıyaslamalar olmuştur. Kobe-Lebron, Lebron-Wade, ve bunların üçünü de bir araya katarak yapılan kıyaslamalarda illa ki içlerinden birinin mükemmel, diğerlerini at çöpe gibi düşüncelerle yorumlar yapılması hiç de şaşırtıcı gelmiyor. Bu insanların bir çok yıldız oyuncunun bir arada bulunabilmesini kabul etmemelerinden kaynaklanıyor. Her zaman tek bir –en iyi- olması gerek düşüncesinden sıyrılmak etraftaki diğer oyuncuları da görebilme şansını bize verir. Bu söylediğim oyuncular kıyaslandığında her birinin diğerine üstün gelen tarafları olduğu gibi eksik yanlarınında olduğu görülecektir.

    Bunlardan daha fazla bahsetmeyeceğim çünkü konu Lebron James ve biraz ondan bahsedeceğim.

    O, fiziki açıdan bakıldığında ne yaşıtlarında ne de eski basketbolcularda az rastlanır bir avantaja sahiptir ve onun bir örneğini daha bulmak zordur.

    NBA’e ilk geldiğinden bu yana kendisiyle birlikte Cleveland’ı da yükselten ve 2007’de finalde San Antonio Spurs ile final oynayan –ancak orada pek iyi performans sergileyemediler, ve Spurs maç kaybetmeden şampiyon oldu.- Cavaliers bu sene ise orta karar bir performans sergiliyor. Şimdi yazacağım küçük istatistikler SLAM’in Ekim 2007 sayısının 47. Sayfasından aldım ve şöyle:” Lebron play- off’u 25 sayı, 8 asist, 8 ribaund ortalamalarıyla tamamlayan, el yakan topları kullanıp maç kazandıran bir oyuncu olarak gerçek basketbolun oynandığı play-off’ta kendini ispatlayıp yıldız oldu artık.”

    Gerçekten geçen yıl özellikle Detroit serisi Lebron’un kendisini herkese kabul ettirdiği maçlar dizisidir. Yedi maçlık seride Lebron’un başı çektiği Cleveland herkesin favorisi Detroit’i geçerek Spurs ile final oynamıştı.

    2006 Dünya Basketbol Şampiyonası’nda Japonya’da ABD takımı oranın göz bebeğiydi, her zamanda öyle olmuştur –dream team- lakaplılar için. O kadroda tabi eksikleri de vardı Dream Team’in. ABD starları orada pek zorlanmadan yarı finale geldiler, gelirken de oyuncuların kendi istatistikleri için oynamaları ön plandaydı. Nitekim yarı finalde elendiler, orada aklımda kalan Lebron’un performansının yanında, bir de değişik bir selam veriş şekliydi, attığı basketlerden sonra. Lebron’un itibarını da arttırdıtabi 2006 yazındaki performansları.

    NBA’e dikkatlice bakıldığında, büyük bir yıldız oyuncusu olmayan takımların seyircileri de maçlara pek rağbet etmemektedirler. Mesela Atlanta’nın maçı ne zaman denk gelse koltıklarını boş görüyorum. NBA’in patronu David Steurn zaten bunların çözümü olarak draft seçimlerindeki gençlere bel bağlamış durumda.


            Yine Lebron’a geliyorum. Evet, o çok başarılı maçların ardında galibiyetler yaşadı ve yaşayacak, MVP oldu ama eksik olan şey “ŞAMPİYONLUK” . Çok yaklaşmışlardı fakat başaramadılar, ben bundan sonra Cleveland’ın oraya kadar gelmesinin zor olduğunu düşünüyorum. Çünkü geçen sene gördük ki Lebron’un üstün gayreti bile yıllardır belli bir oyun şekli ve savunma gücü olan Spurs karşısında direnemedi ve aynı şeyi Cleveland eğer yeniden yapacak olsa bile bu sefer onları daha yaratıcı, güçlü bir takım bekliyor, “LAKERS”.     

31/3/2008

AVRUPA’DAKİ BASKETBOL


ERDEM SÖYLER


    Basketbolda ülkeler arasındaki dengeye bakıldığında kıtasal olarak Avrupa’nın genelde bariz bir üstünlüğü var; kendilerine has da bir ekolü var.

    Genelde takımın bütünlüğüne, paslaşmaya ve de bire bir (uzun ile kısanın) oyununa  dayanıyor. “system of basketball” geçerlidir bu kıtada. Ülkelere tek tek bakılınca Litvanya, Siskauskas, Macijauskas, Jasikevicius; Yunanistan, Papaloukas,Fotsis, Tsartsaris ; İspanya, Gasol kardeşler,  Garbajosa, J.C.Navarro, Jimenez ve son şampiyon Rusya da Kirilenko başta olmak üzere, Savrasenko, Amerikalı Rus J.R.Holden gibi oyuncularla, şu anda Efes Pilsen’in başında bulunduğu koç David Blatt’in liderliğinde çoğunluğun tabiriyle inanılmazı gerçekleştirerek çoğunluğun tabiriyle tiyatrocu İspanyolları  yenerek kendi evlerinde kupayı ellerinden aldılar.


    Genel bir bakışla bu ülkeler Avrupa basketbolunda son performanslara ve neticelere göre üste çıkıyorlar.

    2001’de Abdi İpekçi’de Türkiye’yi finalde yenerek şampiyon olan Yugoslavya o zamanlarda çok iyi bir kadroya sahipti. NBA’deki iki yıldızı Pega Stojakovic ve Vlade Divac’da o zamanlarda en iyi dönemlerini yaşıyorlardı, ve sonunda Divac jübilesini yaptı, Stojakovic de son yıllarını yaşıyor.     Tabi daha sonra Yugoslavya, ilk önce Sırbistan-Karadağ ismi altındayken küçük bir zaman aralığında iyi işler yaptı. Sırbistan ile Karadağ ayrılıp Karadağ kendi bağımsızlığını ilan ettikten sonra Sırbistan’da da genç bir jenerasyon oluşmaya başladı.2007’deki Avrupa şampiyonasında Sırbistan’ı bu şekilde gördük ve de bu ani değişmenin verdiği sonuçla da onlar için parlak olmayan bir turnuva geride kaldı.

    Hırvatistan’da Roko Leni Ukic adında bir oyuncu dikkatimi çekmişti, kulüp olarak Barcelona’da oynuyordu ve de 2006’da Euroleague’de Fenerbahçe’nin rakibiyken görmüştüm onu ilk olarak. Zaten şimdi de NBA yolunda ve Hırvatistan yeniden onunla birlikte bir çıkış gösterecektir diye düşünüyorum.

    İtalya’da ise yaşı ilerleyen Gianluca Basile ve de Andrea Bargnani ile birlikte takım olarak her zaman tekdüze basketbol oynuyor ki bunu kulüplerinde de görüyoruz. Euroleague ve Uleb’de 1998 ve 2001’de (o zamanki adıyla Kinder Bologna ) Virtus Bologna kupayı almıştı, M.Siena da final four oynamıştı yakın zamanlarda.

    Fransa yetenekli ve de atletik oyunculardan kurulu bir takım, Almanya’yı Nowitzki taşıyor.             Adalarda, İskandinavlarda basketbol yok denecek kadar az.

    Ülkemizde ise bu yıl basketbolda hiç de azımsanamayacak bir başarı yakalandığını görüyoruz. Uleb’de Beşiktaş ve Galatasaray, Euroleague’de Fenerbahçe çeyrek finale kaldılar. Herhalde bu ilktir; ama yine de bilmiyorum benim kısa geçmişimin aldatmacası yoksa. Tabi Efes Pilsen Koraç Kupası’nı aldı, Tofaş final oynadı... Kastettiğim şey bu kadar çok takımla buralara gelebilmek. Yoksa Efes Pilsen ve Ülkerspor zamanında sadece bunların ikisi genelde ileriye kadar gidebilirdi.

    Avrupa’daki basketbolda ülkelerin durumu genel olarak böyle denebilir. Çok alternatifli İspanya, bol pasla oynayanYunanistan, penetreci ve dış şutları isabetli Litvanya, sert oynayan Fransa, hep aynı yerlerde taş sektiren İtalya, bireylerle değil takım oyunuyla şampiyon olan Rusya, sıradan bir tektaş yüzüğü andıran Almanya, yeni oluşum içinde olan Sırbistan ve Hırvatistan, ve hiç belli bir standardı yakalamış olmasından söz etmemize izin vermeyen performanslarıyla Türkiye.    



    Yukarıdaki fotoğraf geçen hafta Galatasaray'ın Kalamış tesislerinde Bilgin Gökberk'le yaptığımız söyleşiden kalan bir anıdır. Beni Gökberk'in hemen arkasında görmektesiniz. Detay için tıklayınız: http://jimi.blogcu.com/12304971/



21/3/2008

1492: CONQUEST OF PARADISE (CENNETİN KEŞFİ)’NE DAİR

    ERDEM SÖYLER


    Gerard Depardieu'nun Christopher Columbus'u canlandırdığı ve başlıktan da anlaşılacağı gibi 15. yy'ın sonlarıyla ve 16.yy'ın başlarını kapsayan aralıkta geçen bir film.
    Ortaçağ'dan yeni çıkmış bir dünyanın ilk aydınlarından Columbus, İspanya'da süregelen krallığın yerinde bir imparatorluk kurulmasını istemektedir aslında.O zamanlarda Avrupa'nın aşırı biçimde artan nüfusu ve İspanya'nın hem daha geniş topraklara yayılma hem de kısa yollardan baharat yolları ve altını ellerine geçirmenin yollarını tüm krallığın önde gelenlerinin istemelerine rağmen Columbus'un yeni bir kara parçası (cennet) keşfetmesi için ona destek olmamaktadırlar. Aksine o dönemlerde ülkeye ve dine karşı yapılan en küçük baş kaldırış çarmıha gerilerek halkın intikam dolu bakışları arasında cezalandırılıyordu. Ama Columbus'un cesareti ve takındığı tavır hiç de bunları aldıracakmış gibi durmuyordu. Kimseden destek alamamasının yanı sıra ideolojisini gerçekleştirme tutkusu başının omuzlarının üstünde duramamasına bile yol açabilirdi ama o bunun farkında ve korkmuyordu. Zaten aydınlar hiçbir kişiden hiçbir zaman destek alamazlar, her şeyi kendileri yaparlar.

    Bir gün Columbus küçük oğluyla deniz kenarında otururlarken, denizde tek başına giden gemiyi gösterir ve sonra “gözlerini kapat” der. Oğlu gözlerini kapatır ve sonra açtığında gemi yoktur. Aslında bu her şeyi açıklıyordur. O geminin düz bir yerde birden kaybolması söz konusu değildir. Bir eğim olmalıdır ki gemi bir an içinde gözden kaybolsun. Ve oğluna bir portakal gösterir.” Dünya işte böyle, yuvarlak” der.

    Bir gün Columbus’un projesinin incelenmesi  Salamanca Üniversitesi’nde kabul edilir. Fakat çağın tutuculuğu bir üniversitenin bile ne kadar bağnaz olduğunu ortaya koymaktadır. Tabi o zamanlara kadar gelmiş Aristotales’in ve Ptolemaios’un görüşlerine kimse itiraz bile getirmeden kabul etmektedir. Onlar rönesansa kadar batılılar başta olmak üzere herkesin gözbebeğidir.. Bunların üstüne yeni bir şeyler getirmek (üstüne üstlük) döneminde Avrupa düşüncesine yön vermiş iki dev ismin görüşlerini değiştirmek hiç kolay değildir. Çünkü din ile bütünleşmiş Ptolemaios’un evren modelinde dünya üzerinde cennet ve cehennemden bahsedilmektedir. Şöyle ki;  hristiyanların kutsal kitabındaki ölümden sonra yaşayacakları ebedi hayatı Ptolemaios’un sisteminde bulurlar.

Columbus bir gün haritaları incelerken onun yanına gelen birisi “sana finans sağlayacak birini tanıyorum” der. Sonra bu kabul edilir ve gemiler ve bir çok adam hazırlanır.

    Bilimin içine gözlem girdikten sonra finansal destek önemli bir hal aldı. Aydınları para yönünden destekleyecek zenginlere ihtiyaç duyulması  onların aslında ellerini kollarını bağlayan bir şey.

    Tabi sonra Columbus’un önderliğinde üç gemiyle yolculuğa çıkıldı.Aradan haftalar geçmesi  ve sonucunda engin denizin maviliğinden başka hiçbir şeyin (ne bir kara parçasının ne de bir insanın) görülmemesi Columbus dışında herkesi karamsarlığa itti. Columbus’a sorduklarında ise ne kadar yollarının kaldığını “bilmiyorum, ama inanıyorum”  diyordu.

    Tabi bu işin içinde inanmak olmadan yola çıkma cesaretini bulamazdı. Zira  keşif düşüncesinin içinde yatan en büyük unsur inançtır Columbus için.

    Ve işte karaların müjdecisi sinekler geminin ışıklarında toplanmışlar Columbus’a ve diğerlerine müjde verir gibi. O an gözlerindeki gerçekleşen düşün mutluluğu, kendisini tüm halka, tüm dünyaya kabul ettirecek olmanın gururuyla dolu olan Columbus’un tüm İspanya’ya , tüm insanlara, tüm dünyaya karşı kazanılmış olan haklı zaferi  onun tarih kitaplarında yerini almasını sağlayacak dönüm noktası olmuştur.    

   

    Uzak topraklara vardıklarında karşılarında oranın hakimi Aztek yerlilerini bulurlar. Aztekliler için astronomi hocamın anlattığına göre “ çok eski zamanlarda karalar birleşik iken oraya göç etmişler ve orada kavim oluşturmuşlar.”

    Columbus’un aslında şartı vardı, oranın valisi olmak ve orada ellerine geçirecekleri altın ve diğer her şeyden yüksek bir miktar istiyordu. Columbus’un keşif düşüncesinin altında yatan ana sebep neydi acaba?

    Kendini maddi açıdan rahat ettirme isteği kuşkusuz görülmektedir, ama ya bu işi başarmanın payı ne kadar onda?

    Columbus kraliyetin hükümdarlığındaki halkı ve onların Tanrı’sını, cennetini, cehennemini de oraya taşıyacaklarını söylerken, yeryüzünde Tanrı’nın adaletinin topraklar değişse de hiçbir zaman değişmeyeceğini anlatıyor.

    Ve orada yeni bir; sıfırdan başlangıcı koloniler oluşturarak kurmak istiyor. Ama oranın yerli halkı topraklarını savunarak bir canlı direniş gösteriyorlar.

 

 

        Columbus’un inancına dair

Rafael Sanchez : Sen bir hayalperestsin.

Christopher Columbus: Oraya bak. Ne görüyorsun?

    -Rafael Sanchez küçük pencereden dışarı bakar ve geri döner. Sonra bir daha bakar.-

Rafael Sanchez: Kaleler görüyorum, sarayları, kiliseleri görüyorum,

medeniyeti görüyorum, gökyüzüne  uzanan kuleler görüyorum!

Christopher Columbus: Bütün bunlar benim gibi insanlar tarafından yapılmış.

    Ne kadar uzun yaşarsan yaşa, aramızdaki birşey hiçbir zaman değişmeyecek. Ben yaptım. Sen değil.

    Columbus’un hayal kırıklığı yaşamasına yol açan Amerigo Vespucci de o sıralarda, Columbus’tan bir müddet sonra yolculuğa çıkar ve onun da dolaştığı toprakları ilk önce Asya Kıtası’na ait olduğunu düşünmüş, bundan uzun bir zaman sonra tekrar görevlendirilen Vespucci bu sefer de değişik yerler keşfetmiştir ve oraların Asya Kıtası’na ait olmadığını anlamıştır ve oralara -yeni dünya-  adını vermiştir. Ve bugünkü Amerika topraklarının keşfedilmesi Amerigo’ya atfedildiği için almıştır o ismi.

 

6/3/2008

DÜNYA-YERKÜRE

YERKÜRE'NİN TARİHİ

    ERDEM SÖYLER


    Bazı bilim adamları dünya,  güneş  ve güneş sisteminin aynı anda var olduğuna inanmaktadırlar.

    Günümüzde geçerli olan bilimsel görüş, dünyanın güneşteki bir parçalanma sonucu meydana gelmiş olmasıdır. Güneşten kopan bir parçadır dünya. 10 milyar yıl önce güneşten koparak erimiş kayalar ve yanan gazlardan oluşan dünya sonraları soğumaya başlamış ve yeryüzü oluşmuştur. Milyonlarca yıl süren değişimler de dünyaya şimdilerdeki halini vermiştir. Dünyanın bir lav halinde bulunduğu süreden soğuması ve yeryüzünün oluşması arasında 5,5 milyar yıl vardır. Yani yeryüzü 4,5 milyar yıl yaşındadır.

    Yanan gazların soğuyarak kaybolması, atmosferin oluşmasına ve erimiş kor ateş halindeki taşların soğuması yer kabuğunun oluşmasına neden olmuştur.

Milyonlarca yıl süren değişimler dağları, tepeleri, derin çukurları ve daha bir çok yeryüzü şeklini oluşturmuştur.

    Dünya, Güneş Sistemi’nin Güneş’e uzaklık bakımından 3. gezegenidir. Üzerinde yaşam barındırdığı bilinen tek gök cismidir. Katı ya da kaya ağırlıklıdır. Büyüklükte dört büyük gaz devinin ardından beşincidir. Tek doğal uydusu Ay’dır.

 

 

        Fiziksel Özellikleri

    Dünya, merkezkaç kuvvetinin etkisiyle basıklaşarak elipsoid şeklini almıştır. Kutuplar arası uzaklık ile ekvatorun çapı arasında 43 km’lik bir fark vardır. (3/1000 oranında basıklık) 

Dünyanın ortalama çapı 12.742 km’dir.

    GRS80 elipsoidi Dünya’nın biçimine en uygun referans geometrik şekil olarak kabul edilir.             Yeryüzü ya da onun bir parçası ideal olarak bu elipsoide göre ölçülür. Ancak, gerek tarihsel alışkanlık, gerekse uygulamadaki kolaylık nedeniyle yeryüzünün topografik yüksekliklerinin deniz seviyesine göre belirlenmesi, uygulamada geoid adı verilen ve ideal bir elipsoidden farklı bir geometrik şekil tanımlamayı gerekli kılmıştır.

    Yüzey şekillerinin geoide göre 20 km’lik bir aralık içinde yer aldığı görülür. En yüksek nokta 8.850 m. İle Everest Tepesi, en alçak nokta ise -10.910 m. İle Mariana Çukurluğu’dur.

 

Dünyanın kütlesi 5,976x10(27)                                     Ekvator çevresi  40.075 km

Dünyanın hacmi 1,083x10(27)        -üzeri 27-             Yüzey alanı  510.067.420 km (2)

Ekvator çapı 12.756,28 km                                            Karalar  148.847.000 km (2)  (%29,2)

 

Kutuplar arası çap 12.713,56 km                                 Denizler  361.220.420 km(2)  (%70,8)

Basıklık 0,003                                                                  Eksen eğikliği  23,44*   (derece)

Dönme süresi  (yıldız günü)  23 sa. 56 dk. 4,1 sn.     (0,99727 gün)

Yerçekimi  9,78m/s(2)    

Kurtulma hızı  11,18 km/s

Beyazlık  (albedo)   0,37

Yüzey sıcaklığı ortalama  14*C  (287 K)

En yüksek   57,7*C  (331 K)

En düşük   -89,2*C  (184 K)

NOT: Astronomi ile ilgili bazı önemli referanslar aşağıdadır.

                                                                                                                                                                                    


http://astronomynotes.com

http://csep10.phys.utk.edu/astr

http://seds.IpI.arizona.edu

www.nineplanets.org

www.solarwiews.com

http://astronomy.com

http://solarsystem.nasa.gow/planets

www.tug.tubitak.gov.tr

29/2/2008

FELSEFEDE TEMEL KAVRAMLAR VE TANIMLAR


Erdem Söyler


OLYMPOS DAĞI


Adcılık (nominalizm): kavramın bir kelimeden başka bir şey olmadığını ve yalnız bir adı olan şeylerin var olduğunu öne süren öğreti.

Akılcılık (rasyonalizm): var olan hiçbir şeyin insan aklının ölçütlerine ters düşecek bir açıklaması olamaz görüşü.

Amoralizm : ahlakın nesnel ve evrensel bir temeli olabileceğini reddeden felsefe.

Anlıkçılık (entelektüalizm): zekayı duygulardan ve iradeden üstün tutan öğreti.

Atomculuk (atomizm): evrenin atomların birleşmesinden meydana geldiğini öne süren eski çağ öğretisi.

Bilimkuramı (epistemoloji): bilimlerin tarihini, gelişimini ve yöntemlerini konu alan felsefe dalı.

Bilinemezcilik (agnostisizm): insan zihninin mutlağı hiçbir zaman kavrayamayacağını ve metafizik bilgiye ulaşmanın imkansız olduğunu öne süren öğreti.

Bireycilik (individüalizm): bireyi toplumun temeli kabul eden öğreti.

Burada-Varlık (dasein, Alm): dünyada bulunmak anlamında düşünülen insanın varoluşu.(Heidegger)

Çağrışımcılık : fikirlerin ve tasarımların çağrışımını zihinsel yaşamın temeli ve bilginin kaynağı sayan öğreti.

Deneycilik (ampirizm): deneyi bilginin tek kaynağı sayan bilgi kuramı.

Determinizm (belirlenimcilik): doğaya veya insana ilişkin olaylar arasında neden sonuç ilişkileri vardır görüşü.

Dirimselcilik (vitalizm): hayati faaliyetlerin kendine özgü yasaları olduğunu öne süren öğreti.

Diyalektik (eytişim): gerçekliği, bu gerçeklikteki çelişmelerden yararlanarak çözümlemeğe ve böylelikle bu çelişmeleri aşmağa dayanan muhakeme yöntemi.

Dogmacılık (dogmatizm): kuşkuyu reddeden felsefe veya din.

Doğuştancılık (nativizm): bazı düşünce yapılarının insanda doğuştan var olduğunu öne süren öğreti.

Duyumculuk (sansüalizm): bilgilerimiz duyumlarımızdan kaynaklanır görüşü.

Erekbilim (teleoloji): bir ereklilik fikrine dayanan öğreti.

Etik : ahlakın temellerini inceleyen felsefe dalı.

Faydacılık veya Yararcılık (ütilitarizm): fayda düşüncesini her türlü eylemin kuralı sayan ahlak anlayışı.

Felsefe : dünyayı, kurduğu bir sisteme dayanarak kavramağa çalışan insanın yaratıcı etkinliği.

Gerçekçilik (realizm): gerçeği bilmenin gerçeğe erişmek olduğunu ve nesnesine ulaşabilen tek bilginin de bu olduğunu öne süren öğreti.

Gnozeoloji : bilginin temellerini inceleyen felsefe dalı.

Gölge Olay (apifenomen): bu görüngüye (fenomen) onu etkilemeksizin eklenen görüngü.

Görecilik (rölativitizm): her türlü bilginin, kavramların ve tarihin değişkenliğinden ötürü ancak, kısmi, anlık bir değer taşıdığını öne süren öğreti.

Görüngübilim (fenomenoloji): şeylerin özünü, onları kavramağa çalışan bilincin etkinliğinde yeniden ele geçirmeğe dayanan felsefe yöntemi. (Husserl)

Hazcılık (hedonizm): hazzı yaşamın temeli veya amacı sayan ahlak sistemi.

Hümanizm : insanı ve insani değerleri bütün öteki değerlerden üstün tutan felsefe anlayışı.

İdealizm : her türlü var oluşu, her türlü varlığı düşünceye bağımlı kılan öğreti.

İkicilik (düalizm): tekçiliğe karşıt olarak, her şeyin kökeninde birbirine karşıt ve indirgenemez iki ilke bulunduğunu öne süren düşünce sistemi.

İradecilik (volontarizm): iradenin zekadan ve eylemin düşünceden üstün olduğunu öne süren öğreti.

Kadercilik veya Yazgıcılık (fatalizm): bütün olanların önceden belirlendiğini öne süren öğreti.

Kavramcılık (konseptüalizm): kavram onu ifade eden sözcükten ayrı bir gerçekliğe sahiptir görüşü.

Kişiselcilik (personalizm): insan kişiliğini temel değer kabul eden felsefe.

Maddecilik (materyalizm): maddenin dışında hiçbir şeyin var olmadığını ve zihnin bütünüyle maddesel olduğunu öne süren öğreti.

Mantıkçılık (lojisizm): muhakemenin mantığını, psikolojik yöntemlerinden daha önemli bulan görüş.

Metafizik : akılcı bilginin dışında kalan konuları inceleyen felsefe dalı.

Nedensellik İlkesi (kozalite): her olgunun bir sebebe dayandığını, aynı sebeplerin aynı koşullarda hep aynı sonuçları doğurduğunu öne süren ilke.

Numen : nesnenin, algıların dışında kalan özü. (Kant)

Olasıcılık (probabilizm): insanın gerçeğe ulaşamayacağı, olasılıklara dayanan görüşlerle yetinmesi gerektiği görüşü.

Özcülük (esansiyalizm): özün var oluştan daha önemli olduğunu öne süren felsefe.

Pozitivizm (olguculuk): bütün felsefi ve bilimsel çalışmaların, yalnız deneyle doğrulanabilen gerçek olguların çerçevesi içinde yürütülmesini öne süren felsefi öğreti.

Pragmacılık (pragmatizm): bir şeyin gerçekleşme olasılıklarını, gerçeğin ölçütü olarak kabul eden öğreti.

Seçmecilik (eklektizm): çeşitli sistemlerden en kabule değer gördükleri unsurları seçen kimi filozofların benimsediği düşünme yöntemi.

Spritüalizm (tinselcilik): ruhu öncelikli bir gerçeklik sayan öğreti.

Şeyleşme (reifikasyon): canlı gerçekliğin somut ve durağan bir şeye dönüşmesi.

Tanrıtanımazlık (ateizm): Tanrı’nın varlığını reddeden öğreti.

Tarihselcilik (historizm): tarihin kendi gücüyle ahlaki veya dini doğruları ortaya koyabileceğini öne süren öğreti.

Tekbencilik (solipsizm): duyumlarıyla birlikte ben’i  tek gerçeklik kabul eden öğreti.

Tekçilik (monizm): ikiciliğe karşıt olarak, dünyanın tek bir tözden oluştuğunu öne süren sistem.

Töz (sübstans): kendinde ve kendinden var olan, ve başka bir şeyin kavramına gerek duymadan kendinden kavranabilen.

Transandantal : bilginin a priori (önsel) koşullarıyla ilgili olan (Kant)

Tümevarım (endüksiyon): özel durumlardan hareketle oluşturulmuş bir gözlemin, bir muhakemenin genelleştirilmesi.

Tümtanrıcılık(panteizm): dünya ile Tanrı’yı özdeşleştiren sistem.

Uzlaşımcılık (konvansiyonalizm): bilimlerin aksiyomlarını herkesçe kabul edilebilir varsayımlar kuram.

Ütopya : var olan toplumu her yönüyle kapsayacak bir ideal oluşturan, hayali bir toplum kurma.

Varlıkbilim (ontoloji): var olanların özü üzerine kurgusal bir biçimde düşünme.

Varoluşçuluk : önemli olan gerçeği kavramak, onu olabilirliği içinde yaşamak ve dolayısıyla, onun temelsizliğini duymak ve hatta saçma olduğunu görmektir.

Yanlışanlanabilirlik : bilimsel bir önermenin bir deneyle reddedilebilir olması.

Yapısalcılık : dilbilim, tarih, antropoloji, marksizm, edebiyat eleştirileri, psikanaliz gibi insan bilimlerinin çok çeşitli dallarını etkilemiş bir düşünce akımıdır.

29/2/2008

SİYASAL, BİLİMSEL KAHRAMANLARIN DİRENİŞİ


    Erdem Söyler


    Dünyaya gelen bazı çocuklar hangi ülkede doğmuş olursa olsun nitelikli özelliklere sahip olurlar. İnsanların nerede ve hangi biçimde doğdukları onların sorumluluğu olamaz, bence bu biraz şanslı olmak, biraz da olgunluk seviyesine ulaştıkça kötü talihlerini değiştirmekle çözülebilecek bir mesele. Yani ne kadar kötü bir durumda olsan da onu değiştirebilecek güç sende vardır. Tarihte ortaya çıkan nice kahramanların hepsi mi sosyo-ekonomik koşul, çevre v.s olarak çok iyi koşullar içinde doğdu? Zaten kahramanları diğerlerinden ayıran en önemli özellik sivri zekaları, inancı, korkak olmamaları, yetenekli olmalarıdır.
    Eskiden imparatorlukların,devletlerin kurtarıcısı,halkın onların arkasına sığındıkları kahramanlar yetişmiştir. Ama bu konuda genelde görülen şey devletin başında olan kişilerin; üst düzey kahramanlara, lider vasıflı beyinlere karşı olumsuz tutum göstermeleri olmuştur.
    Bu tarih boyunca hep böyle olmuştur. Ptolemy adında zamanın düşünürü,bilim adamı; bir evren modeli ortaya koymuştur.Özeğinde dünyanın yer aldığı ve çevresinde dıştan içe doğru dairesel biçimde gezegenlerin yörüngesi olan halkalar yer alıyordu. En dış kısımda yıldızlar yer alıyordu ve bu sonlu bir evren modeliydi.Katolikler bundan sonrasının ölümden sonra yaşayacakları cennet ve cehennemden oluştuğuna inanıyorlardı. Daha sonraları aydınlanma çağında Nicolaus Copernicus (döneminin en büyük kaşiflerinden) ilk defa sunduğu modelde merkezde güneşin yer aldığını ve dünyanın güneşin etrafında döndüğünü söyledi. Tabi bunu kilise baskısından dolayı ismini duyurmadan yaymaya çalıştı. Ama daha sonra ismi duyulunca kilise tarafından acımasızca yargılandı ve idamdan döndü. Copernicus'un modeli sonsuz evren görüşünü içeriyordu, bu ise Hristiyanlık inancına karşıydı. Çünkü evren sonsuz ise belli bir konuda bir dayanak noktası olmayacaktı ve evrenin de sonsuzdan beri var olduğu gibi kiliseyi dehşete boğan ve asla kabul edemeyecekleri bir görüş ortaya çıkacaktı.
    Bu dönemden sonra bilim adamlarının kendi görüşlerini ortaya koymaları biraz kolaylaşmıştı ama çağımızın filozofu B.Russell hükümetlerin ve dinlerin bu kısıtlamalarından yakınıyordu. Gelecekte yaşamın her birey için daha iyi ve kısıtlamalardan yoksun olacağını umut ediyordu.Bertrand Russell şöyle diyordu:
Özgür, gürbüz ve akıllı yaratıklardan oluşan bir toplum, ki bunun hiçbir üyesi  boyunduruk altına girmemekte, başkalarını da boyunduruk altına sokmamaktadır. Bir bilinçli insanlar dünyası ki aralarındaki bu çıkar birliği özel rekabetlere, çekememezliklere baskın çıkmaktadır. Bu kişilerin bütün çabaları, insan anlığının ve muhayyilesinin meyvesi olabilecek görkemli esere yönelmiş bulunmaktadır. İnsanlar isterlerse, iradeleri bu yolda ise böyle bir dünya varolabilir. Varolursa, günün birinde varolacaksa bugüne dek gelmiş dünyaların hepsinden daha ünlü ve şanlı, daha parlak, daha mutlu, düşsel ve coşkusal mutluluklar bakımından daha zengin bir dünya olacaktır. [1]  


İşte bu ütopya B.Russell’in ; ve insanlık tarihinin görebileceği  en muhteşem dünyadan bahsediyor.

 


[1]  Bertrand Russell, Dünya Görüşüm, 12. İnsanlığın Geleceği, sf. 134, Varlık Yayınları çev. Samih Tiryakioğlu Eylül 1977

29/2/2008

BÜYÜK AYI İLE KÜÇÜK AYI (YUNAN MİTOLOJİSİ)



    Erdem Söyler



    Uzun zaman önce Kallisto adında bir kadın ve onun oğlu olan Arkas yaşardı. Kallisto, herkes tarafından çok sevilen güzel bir kadındı. Ormanları, çiçekleri, şırıl şırıl akan şelaleleri kısacası doğayı çok severdi. Tanrıların tanrısı Zeus da onun güzelliğine hayrandı ve ona aşıktı. Bu ise Hera’da Kallisto’ya karşı bir öfke yaratıyordu. Bir gün Kallisto yine doğaseverliğiyle ormanda neşe içinde avlanırken; Hera onu görmüştü ve birden öfkelendi ve ona büyü yaparak güzel ve genç bir kadın olan Kallisto’yu vahşi bir ayıya çevirmişti.

    Kallisto kendisini ayı halinde görünce çok korkmuştu. Kaçıyordu her şeyden; ağaçların çalıların arasına saklanıyordu. Zavallı ayı on beş yıl boyunca bu şekilde yaşadı. Artık güneşin ışığı, şelaler, ağaçlar, çiçekler ona güzel gelmiyordu. Yitirmişti doğaya karşı olan  sevgisini artık.

Birgün, arkadaşlarını ormanda avlanırken  gördü Kallisto ve görmesinler diye saklandı. Aradan belli bir zaman geçtikten sonra oğlu Arkas’ı görmüştü. Büyümüştü, uzun boylu, yakışıklı bir adam olmuştu. Annesi onu hemen tanıdı,Arkas annesi olan büyük ayıyı görüncekorkmuştu ve okunu çıkardı onu vurmak için. Tam o sırada Tanrıların Tanrısı Zeus geldi. Oku ve yayı Arkas’ın elinden aldı. Çünkü Zeus Kallisto’yu çok seviyordu ve Hera’nın yaptığı bu zalimliği bir yandan affettirmek istiyordu.

    Zeus oku ve yayı Arkas’ın elinden aldıktan sonra anne ve oğlunu gökyüzünde iki yıldıza çevirdi,Büyük Ayı ve Küçük Ayı.onları yıldızların olduğu bir gecede görebiliriz. Büyük Ayı ve Küçük Ayı’yı gökyüzünde sayısızca yıldızın arasından ayırt edebiliriz

    Hera onları gökyüzünde görünce çok sinirlenmişti. Hera Kallisto’yu insandan daha aşağılık bir varlığa çevirmişti. Ancak Zeus Kallisto’yu ve oğlunu insandan daha üstün bir varlığa çevirmişti.

    Hera deniz tanrısı Poseidon’a giderek ondan Kallisto ve oğlu Arkas’ı Okyanus Sarayı’na hiçbir zaman alınmamasını istedi. Poseidon da kabul etmişti

    İşte bu yüzden gökyüzüne baktığımızda Büyük Ayı ve Küçük Ayı’nın gecenin ilerleyen saatlerinde yavaş yavaş aşağıya doğru indiğini ve en sonunda okyanusların, denizlerin seviyesine geldiğinde birden kaybolduğunu görürüz.

    Bu güzel hikaye bana sıcak ve güzel yaz gecelerinde yıldızların gökyüzünde olduğu zamanlarda bu iki yıldızı hatırlatacak ve ben bu yıldızları gördüğümde anne ve oğlunu kıskançlığı yüzünden birbirinden ayırmaya çalışan Hera’ya karşı Zeus’un,  Kallisto’ya olan aşkının verdiği güçle onların gökyüzünün incileri olan ve sıradan olmayan (Büyük Ayı-Küçük Ayı)  yıldızlara çevirdiği aklıma gelecek.


Müzehher Erim, Mitolojiden Masallar, sf. 15-18, Engin Yayıncılık, 2. Basım 2000

29/2/2008

TANRI KAVRAMININ ORTAYA ÇIKIŞI –ANTİK YUNAN-MİTLER

 


         Erdem Söyler


    Çok eski zamanlarda insanlar denizi, güneşi, gün batımını izlerken akıllarına; “bunları yöneten birileri olmalı” düşüncesi yerleşmişti. Bu varlık tüm insanlardan üstün , güçlü ve bütün bunlara hakim olmalıydı. İnsanlarda bu yüzden “Tanrı” kavramı ortaya çıktı ve tanrıların Olimpos Dağı’nın doruklarında, bulutların üstünde, insanların göremeyeceği yerde yaşadıklarına inandılar. Bunun sebebi ise tanrılar üstün varlıklar oldukları için yükseklerde yaşıyorlardır düşüncesiydi. Tanrıların başı Zeus’tu, onun karısı ise tanrıça Hera’ydı. Zeus ve Hera’nın dışında daha bir çok tanrı ve tanrıça vardı. Apollon, güneş ve sanat tanrısıydı, onun kız kardeşi olan Artemis de ay tanrıçasıydı. Demeter toprak ve bereket tanrıçasıydı. Yarı insan yarı keçi olan Pan da çobanların ve ormanların tanrısıydı ve bunun gibi daha bir çok tanrı ve tanrıça vardı. 

    İşte insanlar bunlara taparlardı ve onlara şükranlarını,  teşekkürlerini sunmak, dertleri olduğu zaman yardım istemek için taşlardan, altından, gümüşten heykeller yaparlardı.

    Burada gördüğümüz şey; insanların yapamadığı, yönetemediği, hakim olamadığı doğadaki bir çok olay gerçekleşiyordu  ve bunları yapanların ise insanlardan daha farklı ve yüce olduğunu düşündüler. Bu ise “Tanrı” kavramını ortaya çıkardı. O zamanlarda insanlar; tanrıların ve tanrıçaların  eşsiz, benzersiz ve kusursuz oluşunu kabul ettiler,tanrıların üstün oluşundan dolayı hep bulutların üstünde insanların ulaşamayacağı yerde yaşadıklarına inandılar.


    İlk Yunan filozofları insanların böyle şeylere inanmasının anlamsız olduğunu düşünüyordular. Bu mitsel açıklamalarda insanlarla tanrıların bir arada olması ve yaşamı insanlara öğütlerle açıklamaları, o zamanlarda doğada gerçekleşen olayların tanrılar tarafından düzenlendiğini gösteriyordu. Örneğin İskandinav mitolojisinde elinde çekiciyle olan Tor’un keçilerin çektiği bir arabayla gökyüzünde yağmur yağdırdığına inanılırdı. Bu Yunan mitolojisinde Zeus’a atfedilir ve insanlar kuraklık olduğu zaman tanrıların insanlara kızdıklarını düşünürlerdi ve kendilerini affettirmek için dinsel törenler yaparlar ve adak adarlardı.

  


Müzehher Erim, Mitolojiden Masallar, sf. 11-14, Engin Yayıncılık 2. Basım 2000